Ada: Bir film; 1984: Bir kitap
Tanıtırken, kendi yorum ve eleştirilerimi de belirteceğim filmin ismi Ada.
Ada, 2005 yılında Michael Bay yönetmeliğinde, aksiyon, bilim-kurgu, biraz da gerilim tarzında çekilmiş bir Hollywood filmi. Başrolde Ewan McGregor ve Scarlett Johansson oynuyor.
Yeni olmayan bu filmden neden bahsettiğimi mi soruyorsunuz? Çünkü daha yenilerde bir TV kanalında rastladım bu filme ve birçok yönden ilgimi çekti.
İsim itibarıyla hiç te beni cezbetmeyen filmin ilk sahneleri tabii ki bilim-kurgu ve süper teknoloji içerdiği için hemen hayranlığımı kazandı. Merakla oturup izlemeye başlamamın bir diğer nedeni de başlıkta ismini vermiş olduğum kitaptaki (1984- George Orwell) senaryoya çok benzemesiydi. (Şunu belirtmeliyim ki, kitap ta çok ilginç; ayni zamanda insani dehşete düşürüyor. Ama bundan daha sonra, yazının 2. bölümünde bahsedeceğim.)
Filmin konusundan bahsedecek olursak…
Genetik bilimler üzerine çalışan bir enstüti varlıklı insanlara istekleri doğrultusunda fiziksel olarak sigorta poliçeleri olacak bedenlerini klonluyorlar. Böylelikle ilerde bu şahıslar ne gibi bir organa ihtiyaç duyarlarsa (iç organlar malum; özellikle belirtmek istediğimse yüz gerdirmek amacıyla deri kullanılması..) klonlanmış olan bu ‚ürün’lerinden (filmde onlara böyle deniliyor) talepte bulunabiliyorlar. Tabii ki böyle bir şeyin maliyeti milyar dolarlık.. Ama filmdeki Tom Lincoln adli karakterin dediği gibi: „ölüm karşısında küçük bir bedel“.
Klonlara gelelim.. Onları aslında yasal olmadığı için yer altında inşa edilmiş bir yapıda tutuyorlar. Yapıldıkları andan itibaren de her şeyleri kontrol altında.
En ilginciyse beden tamamlandıktan sonra psikolojik ikna yöntemiyle inandırıldıkları şey: Her birinin önüne bir ekranda sürekli ayni görüntüler gösteriliyor. Buna göre güya dünyada oluşan bir kirlilikten sonra onlar kurtulmuş olan şanslı insanlar. Bundan dolayı o kapalı yerde tutuluyorlar ve de sürekli bir ‚ada’ya gitme umudu taşıyorlar. Aslında belli aralıklarla lotoda seçilen ada yolcuları da talep geldiği için ameliyata alınacak olan kimseler. Her yönden sağlıklı olmaları gerektiği için de bilekliklerinin izin verdiği kadarını yiyip, içebiliyorlar. Tabii sürekli ekranlarda izlendikleri ayrı bir dehşet!
Bu arada filmin ilk sahnesinden beri bas kahraman Lincoln 6 Echo’nun (ayni zamanda Tom Lincoln’ın kopyası) kimsenin umursamadığı noktaları sorguladığı, en azından durup düşündüğü dikkat çekiyor.
Gerçekten de, kahraman şüphelerinin üzerine gidiyor ve gerçekleri öğreniyor (yanına da kız arkadaşını alarak.)
Basta bunun farkına varan enstüti sahibi de endişelerine rağmen ‚yaptıklarının‘ düşünme ve hissetme özelliklerinden yoksun olduğunu söylemekte ısrar ediyor. Ne var ki, ilerki bölümlerde hata yaptıklarını kabul edip tüm Echo kuşağını (yani düşünebilen ve hissedebilen hatalı ürünler) ortadan kaldırmayı planlıyorlar.
Evet.. Sonuçta o bir Hollywood filmi..
Film âdeti yerini bulsun diye kahraman ve kız arkadaşı öldürülmesi planlanmış olan klonları kurtarıyorlar; filmin sonunda kötü sahip ölüyor, enstüti yıkılıyor ve ‘ürünler’ yeryüzüne çıkıyorlar. (Garip olansa kimsenin gerçeklerden haberi olmamasına rağmen ‘ya bizim dışarı çıkmamız tehlikeli değil mi? Sonuçta kirlilik var’ diye sorgulamaması.) Neyse, hepsi doğanın tadını çıkarıyorlar. Mutlu son!
Arada atladığımız süper aksiyonlu sahneler var yalnız! O sakin, düzenli ortamdan nasıl böyle bir aksiyona geçildi hiç anlamadım! Biraz da abartılı buldum diyeceğim ama.. Sonuçta o bir Hollywood filmi.. (şiddetsiz olur mu?)
Aslında benim sizlere anlatmak istediğim bir kaç çarpıcı nokta var; ki bunlar sadece bizim yaşantımızın bariz bir şekilde filme konu olmasından ibaret.
Mesela;
1) Klonların önüne koyulan ekran ve sürekli tekrarlanıp durulan sahneler..
‚Normal‘ hayata alındıklarında bu insanlar tam anlamıyla aptal olmakla birlikte önlerine ne konulmuşsa hayatlarını ondan ibaret sanıyorlar.
Bunları görünce aklıma medya gelmiyor değil! Bizler de LCD, plazma, ya da tüplülerimizde önümüze ne getirilirse onu alıyoruz, çoğu kez sorgulamadan ve aslında bizi bağlayan bir şey olmamasına rağmen kendi kendimizi hipnoz ettiriyoruz. İzlediğimiz saçma sapan bir film de olabilir, bu bir haber ya da 32. Gün’de olabilir..
Bugün gazete ve internet bile bu hale düştü.
Çünkü.. Herkesin kendine çizmiş olduğu bir politika var. En kötüsü de bu akımlardan kendi ideolojilerinden başka bir şey alamazsınız ve çoğu kez de karşı taraf karalanmaya çalışılır. Bugün bu radikalliği aşabilen kaç kişi var? Modern tartışma dediğimiz şey bile farkında olmadan tehlikeye sürüklüyor insanları.
Bugün uzaklardan örnek getirmeye gerek yok; kendi ülkemiz parçalara bölünmeye başladı. En büyük tehlike zeminini her ne kadar medya oluşturmuşsa da, binanın duvarlarını bizler örüyoruz. Sorgulamadan, yaptığımız nedir demeden.. Tıpkı „Küp“teki (Cube) gibi. Hatırlarsanız, dış kabuğu yapan adam da sorgulamamış, hatta çalışanlarla yüz yüze kontağı olmadan görevini tamamlamıştı. Sonra ortaya biz de böyle kontrolden çıkmış bir küp mekanizması çıkaracağız gibi görünüyor. İçinde insanların ölüm-kalım savaşı verdikleri bir küp.. Birbirinden şüphe duyan ve dostça görünmeye çalışan ama sonunda yanındakini yaşamak uğruna arkasından vuran insanlarla dolu bir küp.. (Küp filmindeki adam da kendi elleriyle yaptığı şeyin içinde ölmüştü.)
2) Bu noktada bir önceki maddeden bağımsız, daha farklı bir şeyden bahsedeceğim. Yani daha önce de bahsetmiş olduğum ‚ada rüyası‘..
Film bana bu noktada çok önemli bir kaideyi hatırlatıyor: İnsanoğlu amaçsız yaşayamaz.
Senarist her ne kadar ‚ürünlere‘ bu özelliği yazarken onların düşünemeyen ve hissedemeyen varlıklar olduğunu unutmuşsa da, enstitünün islemesinde çalışan klonların başarısı işte bu amaçta gizli.
Hayallere sahip olmanın değerini en iyi kendine sabit bir emel edinemeyen bilir. Eğer bir hayalinizin olduğunu düşünüyorsanız, ona sımsıkı sarılmalısınız ve uğrunda yolda karsılaştığınız şeylerle karalı bir biçimde yüzleşmelisiniz. Hayatın amacı da bu değil mi zaten?
Herhalde içinizde bu dünyaya neden geldiğini sorgulamayan yoktur. İste bu soruya tam da cevap bu!
Bu dünyanın sadece geçici bir durak olduğuna inananlar için söylüyorum: biz de günün birinde bir cennet ‚ada’ya götürülme umuduyla yaşamıyor muyuz?
Şahsi inancım ve görüşümce, ölünce başka hiç bir şeyin olmayacağını düşünmek beni korkutuyor ve madem sonumuz hiçlikse, bir şeyler uğruna savaşmanın manasını sorgulamaktan kendimi alıkoyamıyorum.
Sonuçta görüyorum ki, inanç insanin benliğini de hizaya sokan güçlü bir etken. Yoksa her gün hiç uğruna yaşadığını düşündüğü için karşılaştığı zorluklardan dolayı intihar eden düzinelerce insan görürdük. Bunlardan birinin sizin dostunuz, kardeşiniz ya da çocuğunuz olduğunu düşünebiliyor musunuz?
3) Bir diğer mesele de, özellikle ismini vermiş olduğum kitapta daha özel bir vurgu bulan ‚Big Brother’cılık konusu.
Filmde kahramanları ele veren uydudan ispiyonlanan bileklikleriydi. Ama biz de farklı durumda değiliz bugün. Kredi kartlarından, cep telefonlarından nerede olduğumuz rahatlıkla bulunabiliyor. Üstelik cep telefonu meselesi artik polis, ajan işi bile değil. Oturduğunuz yerden, bilgisayarınızdan kişileri takip altına alabiliyorsunuz. İşvereniniz bile sizi artik yakin takibe almış durumda- hem görsel, hem elektronik bilgilerle. (Su kart işini okullara da koyarlarsa öğrencilere acırım doğrusu. Okul asmanın tadını da çıkaramayacak çocuklar.)
Yakında bizim de bilekliklerle ya da implant edilmiş çiplerle dolaşmayacağımızdan hiç te emin olamıyorum nedense!
Dalgalarla insanların etkilendiği, psikolojik (yani en tehlikeli) savaşa maruz kaldığımız, özel alan sınırlarının kolaylıkla çiğnendiği, yani kısacası etik suçların çığırından çıkmaya başladığı bugünler daha iyi günlerimiz. Film ve kitaptaki sahneler bize hiç te uzak değil.
….
İşte beni filmin beynimi pek te çalıştırmayan, daha ziyade görsel sahnelerinden başka derinlere götürüp te düşündüren bir kaç nokta buydu.
Filmi seyrederken ne düşünmekten filmin akışını kaçırıyorsunuz, ne de düşünmemekten beyniniz dumura uğramış oluyor. Tam orta sekerli yani.
Uzun lafın kısası bu filmi seyretmenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

















Nisan 10th, 2008 - 14:57
izlediğim filmlerden en iyilerini burada paylaşmak isterim zamanla
ve bu film için aslında çok fazla söyleyecek birşey yok. Gevher N.A. çok iyi olarak anlatmış zaten. Bence kesinlikle izlenmeli