Ekleyen : Barış Akbalı
Tarih : 31 Aralık 2007
Kategoriler : Denemeler
Yorum Sayısı : 3
Yazıya, Yorum Yapabilirsiniz. yada Geri izleme yaparak sitenizde yayınlayabilirsiniz.

Bir an geliyor ve “git” demesi gerekiyor insanın…

            Git ki bitsin bu acılarım, git ki kendimle kalabileyim artık. Bir gece vakti “Beni benimle bırak…” diyor meçhul bir şarkıcı, ve son kadeh şarabımızda içtiğimiz artık “kanımız” oluyor… Bazen hızlı yaşayıp çabuk tüketmesi gerekiyor insanın. Bir sonraki randevusuna geç kalmamak için ve üzmemek için bazen kendinden başka bütün insanları, kendini feda etmesi gerekiyor. İşte o zaman anlıyorki ne yaşadığı hayat, ne soluduğu hava, ne de bedeninin sol yanındaki acı kendisine ait olmuyor…

            Bazen “git” demesi gerekiyor insanın evet, ama önce “git” diyebilecek cesareti bulabilmeli. Bir çift kara göze bakıp bunları söyleyemeyeceği bir an geliyor, kahroluyor. Hoş, gerçi nereye baksa bir çift kara göz görüyor ve zaten hiç “git” diyemiyor…

            Belki de gitmesi gerekenin kendisi olduğunu düşünüyor sonra. Herkes, herşey yerinde durmalı ve belki de kendisi gitmesi gerekiyor. Ama bu daha zor geliyor “git” demekten. Geride hayatını bırakıp, acılarını paylaştığı bir odayı bırakıp, benliğini bırakıp gitmek koyuyor işte ne demeli… Cesaret edemiyor en nihayetinde…

            Kendini odasına kapatıyor sonra.

            Sonrası melankolik zaman dilimlerinde, alkolik dakikalar oluyor…

            Nereye baksa bir iz görüyor. Hatıraların arasında durmak ona inanılmazı zor bir acı veriyor. Fakat işte zamanı geliyor ve bunları böyle yazabiliyor. Hatıraları bırakıp gitmektense, yüzleşmek sanırım en iyi yolmuş diyor bir düşünür, mecbur inanmak zorunda kalıyor. Çünkü ne düşünebilecek bir beyni var artık, ne hissedebilecek bir kalbi insanın…

            Kendisini hiç bu kadar zor durumda hissetmediği anlar, şuursuzca etrafa sarılmak istesede, kapılarını kilitleyip anahtarlarını gömüyor kalbine…

            Yapmaması gerektiğini düşündüğü şeyleri yapmamaya çalışıyor. Yapmak istediklerini zaten yapamıyor… Genel-geçer doğrular üzerine ve tabulaşmış ahlak kurallarıyla kurulmuş bir dünyada, yıkamıyor duvarları…

            Kendi doğruları var içinde bir yerlerde, biliyor, ama görmezden gelmesi gerekiyor. Çünkü kilitlediği kapılar birgün açıldığında, domatesli protesto gösterilerinden sakınıyor…

            Sadece “zaman” a sığınıp, herşeyin düzeleceğini düşünüyor. Ama “zaman” her şeyi düzeltmiyor anlaşılan, sadece unutturuyor. Bir gece vakti gelip çatıp, aynı meçhul şarkıcı “Beni benimle bırak…” diyince zaman geri sarılıyor, ve bütün yaşanılanlar bir hayatın sona ermesi gibi, bir film şeridi gibi şeritleştiriyor hatıralarımızı…

            Bütün acılarını paylaştığı bazen güneş oluyor. Ne zamanki şafak sökmeye başlasın yaşanılan güzel şeyler geliyor insanın aklına. Dudağının kenarında garip bir tebessümle ve göz çukurlarındaki iki damla yaşla yaşlanıyor an be an.

            Ne zamanki batası geliyor güneşin, güneş niyetine yaktığı mumlara sığınıyor. Herşeyin bir kaç saat önceki gibi güzel hatıraları olacağını zannediyor. Ama güneş dünyanın öbür tarafına saklandığı zaman, bir mum alevinde üşümesi gerekiyor, üşüyor…

            Bazen “git” demesi gerekiyor insanın…

            Bu ne sevgiliye söylenebiliyor, ne güneşe.

            Bir an gelip, güneş tekrar doğduğu zaman ve  kömür karası iki gözle karaladığı zaman bir kaç satır, anlıyor ki hiç “git” denemiyor. Dense bile giden geri geliyor…