Ekleyen : Barış Akbalı
Tarih : 22 Kasım 2007
Kategoriler : Şiirler
Yorum Sayısı : 0
Yazıya, Yorum Yapabilirsiniz. yada Geri izleme yaparak sitenizde yayınlayabilirsiniz.
Paylaş

Ekim…
Hasatı çoktan yapıldı hansız yolcuların.
Ama ayrılık olmazdı harman zamanı…

Saçlarımı kesmeyi istedim nedense.
Kumul gözlerine batan toplu iğneler,
şehri tam köprülerinden kanatıyordu.
Asma dedikleri, örümcek ağlarının ıspanak yemiş haliydi bence.
Benim de duvarlarım vardı köprü kurulacak.
Kendime başka nasıl gülebilirdim?

Aklımdan geçmeyen bir sen kalmıştın.
Geldin.
Ne fena ettin!

Üşütmüş bir Ekim düştü ellerimden.
Ayaklarım olmasa arada kalmayacaktı.
Avize gözlü canavarlar,
tam da ensemden yakaladı gülmeye başlayacakken.
Neden uyuyan ölülerin kuyruğuna bastın?
Sedasız sesler vurmalıydın genzine ırmakların.
Çağrışa yılanlar kıvrılmalıydı ayak izinden.
Fikrime ziyan nöbetler geçmeliydi.
Ve ne olsa, başından ezilmeliydi bütün küçük harfler, yılana inat.
Aklım, yorma beni.
Bildiklerin… bildiğin gibi değil…

Ben varken, o da vardı demek!
Yazık kelimelerim benim, zavallı emeğim…
Ellerine sıvanan bir kaşık balla susturulmuşsun.
Yan odada oynaşan yavuklu türkülere dilek tutmuşsun da,
Nakkaş’ta unutuluvermiş yüreğin.
Vagonlarda rüzgar olmuş çelik çomak oynayan sesler,
adını bağıra bağıra…
Gözlerine oturan bu hüzünbaz nefret,
bütün lügatlarda tanımlansa ne farkeder?
Aldatıldın!
Aldattığın en serseri gençlik telaşının çocukluk provasında hem de…
Ben varken, kim yoktu…?

Kasım…

Güneş ayaza düştü, cemreler ayağa…
Şişlenmiş adları kaldı bir tek,
bilinmeyen kentlerde barınan külkedilerinin…

Silik siluetleri vardır ya insanların ya da kadınların;
hani o siluetleriyle karmaşık labirentlere benzetirler yolları,
kendileri gibi; olmadık cürümleriyle yangın olmaya yeltenirler.
Kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramazlar,
sinek olmaktan başka da… “Zaaf ve özel” olurlar…
İğreti tiksinçlikleri, gözlerinin her haresine oturur ve
bir yığın seyrüsefer çıkarır damsız kavalyelerin inceliklerine,
tuhaf…
Kadınlardan ve kedilerden nefret ediyorum!
Onları tanıyana kadar, kötülük te bir melekti.
Zıvanadan çıkmış kadın ve kedilerin gidip kötüyü bulması,
kimi haklı çıkarırdı?
Ya da, kötülük neden sereserpe bırakırdı kendini onların yanında?

Değirmende saçlarının rüzgarını döndüren,
hastalıklı don kişot kadar ustasın sen.
Hayallerimi kılıçtan geçiren baş harflerin,
ısınmak için gittiğim bir kırsalın mağarasında gizli şimdi.
-Duvarlara kazıdım ki, tırnaklarımın söküklüğü anlam bulsun…
Belki bir gün, kral mezarlarıyla beraber hortlarlar yazıldıkları yerden

Zaviyelerden geçen tabuların,
kutsanmış birer havari gibi gerindiği ortaçağ bozgunluğundan;
yılkı atlarının hüsranla taşıdığı dörtnala bir yayanlıksın benim için.

Seni solumdan kaybettim…

Tutunuyorum…
Parçalı- dağınık bulutlu bir humma bürürken düşlerimi,
telleri bir bir kopan kemanlara,
sinsi temalar yüklüyorum avuçlarımdan.
Kenar mahalleli bir şeytana boyun eğerken istanbul,
döşüme yasladığım elleri geliyor aklıma.
Bir Ekim,
Bir Kasım…
Muhannet bir iklim olup düşüyor damlarıma.
Yakan bir ayaz, üşüten bir güneş, elden düşme bir isim…

ve…….Çat Kapı Aralık geldi…