Kum Taneleri
Bu gün ki yazımı tüm kirlerden, seslerden, öfkelerden çok uzakta; denizin kumları azarladığı, rüzgârın her şeyi susturup dize getirdiği eşsiz bir koy’dan yazıyorum. Bu koy’un bir adı var ama ne olduğunun şuanda bir önemi yok. Benim gizli saklı köşelerimden biri.
Bana ait…
Bana özel…
Mekân ve zaman tanımayan ben; deniz ile karşı karşıya kaldığım anda çaresizce mavi suların esaretine ruhumu teslim etmekten kurtaramıyorum
Şikâyetçi değilim.
Kim şikâyet eder ki; susarken konuşan bir dostu hissetmeyi.
O bizden olursa şikâyetçi boynumuz kıldan ince…
Beni büyüleyen ve her defasında beni en dibe sürükleyen bu âlemi seyirden büyük keyif alıyorum. Mavisinin arasında birbirinden farklı renkleri saklıyor. Görmek isteyene kusursuz güzelliğini sunuyor.
Kalabalıklar arasından sıyrılıp kendimle baş başa kaldığım ender yerlerden birisi burası. Samimi ve çıkarsız karşılıyor beni her seferinde. İçimi okşuyor inceden inceye kıyıya vuran dalgaları. Sanki kıyıya vurup kum tanelerini alaşağı ederken içimdeki mutsuzluğu da kum tanelerinin arasına katıyor; yerine kendi sevinçlerini bırakıyor bu uçsuz bucaksız mavilik.
Kum taneleri her biri bir inci gibi…
Her biri eşsiz ve değerli…
Kendi sesleri var hiç kimsenin sesine benzemeyen. Üzerine dal parçasıyla yazılan isimlerin defteri.
Ama ne yazık ki o eski neşesi yok. Elinden hoyratça bakireliği alınmış suçsuz bir kadın gibi, kırık ve lekeli bedeni, ruhu…
Bahar geldi geçiyor. Ama hala ürkütücü dalgaları…
İsyanda…
İntikam yakışmaz ona. Ama birikmiş bir sürü kini var; renklerini çalanlara. Ona sahip çıkanlara değil öfkesi onu sevenlere değil sitemi.
Katil kim?
Kim bu koy’u kendi kanı ile lekeleyen. Kim ne istedi ki amacı sadece huzur vermek olan bu güzelim koy’dan.
Derdine düştüm kendi derdimi unuttum. Bir derdim yok ya. Yine de dert yaratıyorum gereksiz yere. Bu yüzden seviyorum bu koy’u;
Hala son gücüyle korumaya çalıştığı mavisini…
Ayaklarımın altında alev alev yanan kum tanelerini…
Balıklarını…
Üstünde çığlık çığlığa kanat çırpan martılarını…
Üstünde yüksünmeden taşıdığı milleti, dini, rengi belirsiz ama her biri aynı yolda seyreden gemilerini…
İsmini bilmediğim bütün canlılarını…
Ve cansız varlıklarını…
Sevmek istedikten sonra sevecek bir şey bulunur. Sevmeyeceğim dedikten sonra kusur istemediğin kadar…
Kuzguna yavrusu güzel (Anka) görünürmüş
Sebepsiz seviyorum ben bu koy’u.
Güzel ya da çirkin benim koy’um burası. Tarih kokuyor. Kim bilir kaçıncı asrın emaneti. Kim bilir kimleri ağırladı üzerinde bu koy’un kum taneleri. Kim bilir kimlerin aşklarına ev sahipliği yaptı gizliden gizliye. Kim bilir kimlerin dertlerine derman oldu ufuklarındaki umutları. Kim bilir ne acılara tanıklık etti görmeyen gözleri. Ne öfkeleri sindirdi tenine…
Anlatılması mümkün değil. Merak ettiniz öyle değil mi bu koy’un neresi olduğunu. Dedim ya adının bir önemi yok. Yaşamak istediğiniz şekliyle gördüğünüz her koy sizin adınızı taşır. Ona bakmak istediğiniz gibi bakarsanız o da size görmek istediğiniz şekliyle açar yabancılara sakladığı yüzünü.
Bu koy’un adı benim adım. Çünkü bu koy bana ait. Bana özel. Tapusu yok elbette elimde. İsteyen herkesi beklerim kendi adını koyabileceği bu mütevazı ama bir o kadar da kibirli bu koy’a.
Şimdi gözlerinizi kapatın ve hayal edin.
Gerçekten gelip görmek isterseniz bu koy yeni misafirlerini bekliyor. Ben orada olacağım.
Görüşmek ümidiyle…
KEREM YILDIRIM









Mayıs 13th, 2008 - 15:28
Ellerine sağlık gerçekten etkileyici bir yazı olmuş. İnsanın içine ister istemez bir huzur veriyor.
Mayıs 13th, 2008 - 18:46
yazıyı okurken kendimi o koydaymışım gibi hissettim..
yüreğine, eline sağlık…