‘Anne’ olarak etiketlenmiş yazılar
Koku : Bir Katilin Hikayesi
Pazar, 26 Ekim 2008Her gün okuldan çıktığımda yolum sinemadan geçerdi mutlaka. Sinemanın panosunda „Das Parfum“ posterine hep gözüm takılırdı ve film bizzat isminin kendi içinde zıtlık oluşturduğu için ilginç olduğunu düşünürdüm. Posterde güzel resmedilmiş bir kadın, gül yaprakları; yani koku hoşluğu temsil ederken, ardından bir katilin çıkması garip geliyordu bana. Filmi seyretmek ancak modası geçtikten sonra nasip oldu. Beğendim.. ben de herkes gibi çok etkilendim hikayeden. Hatta Barış’a söyledim ve izleyince o da ayni fikirdeydi. Böylece bu ortak yazıyı yazmaya karar verdik. Koku filminin aslı Alman yazar Patrick Süskind’in 80’lerde kaleme aldığı romana dayanıyor. Okumadığım için henüz bir kıyaslama yapamayacağım ama yaptığım araştırmalara göre hemen hemen herkes filmin, kitabı yanında çok basit düştüğünü yazmış. Daha önce denemelerde bulunulmuş olmasına rağmen filmi çekmek te 2006 yılında Tom Tykwer’e kısmet olmuş.
Anne Bak Bizim Şarkı
Çarşamba, 03 Eylül 2008bir gün daha bitti işte
bir gün daha yırttım takvimden
zaman gerçekten çok mu hızlı akıp gidiyor ?
he anne gerçekten çok mu hızlı?
ah benim akılsız kafam resim konuşur mu hiç
yaşayanlara sorsana hem onlar daha iyi bilir
kusura bakma anne, ne olur darılma.
onlar bu işin ehli ya ondan öyle dedim.
ne de olsa onlar yaşıyor bizim gibi değil.
evet evet size dedim çok mu hızlı ?
Çocuk Olasım Var
Salı, 02 Eylül 2008Saatlerce uyumamak.Hem de sabaha kadar. Güzel bir duygu. Ötesinde biraz da yorucu. Şimdi saain 07:00 olmasını bekle sonra dışarı çık,gazete al ve haberler… Kim bilir yine nerl var gündem de.. Sonra sabah 10:00 gibi uyu.Akşam kalk işinin başına geç. Sonra sabahla ve yine gazete ve gündem. Günler devamlı böyle geçer mi bilmem ama dur deme vakti belki de geldi. Aslında memnun olmasına memnunum da bunların tek müsebbibi yine benim. İnsan bir şeylerin peşinde hayat boyu. Son günlerde bunu daha iyi gözlemliyebiliyorum. Bugün ilk defa İzmirime yağmur yağdı. Özlenilen duygulardan da bir tanesiydi tabii. Bir çok malzeme çıkar ya uağmurdan, bende çıkardım ve meyvesini de aldım. Saat kaç oldu hala şimşekler çakıyor gökyüzünde. Kimileri gelip,gök gürültüsünden korkuyorum.Uyuyamadım dese de hak vereceksin. Erkek değil hiçbiri. Narin, ince, kırılgan, kaprisli ve çocuk… (more…)
Hayat
Çarşamba, 23 Temmuz 2008Kimisinde nice hüzünler barındırır hayat, kimisinde nice mutluluklar. Sevda vardır kimisinde, nefret bazen gözlerinde. Güneş doğar her gün aynı yerden yeni bir hayata. Sevdaların filizlenir, gözlerinde gülümsediğin sevdiğin gelir aklına. Gün olur özümsediğin her şeyi yalan nakşeyler hayat… Yinede yaşanası bir tecrübedir hayat. Acısına rağmen, derdine, kederine rağmen. Gün olur ölmek istersin, yitip gitmek istersin bu hayattan. Ama mutluluklar bırakmaz peşini yaşarsın yine olabildiğine, yaşayabildiğine kadar. Bak neler gizli hayatta. İlk kez birinin gözlerinde gördün kendini. İlk kez birine bakarken titredi için. İlk kez bir başka tende buldun kendini. İlk kez bir başkası için endişelendin. Canı acıdığında yüreğinde hissettin o acıyı. Ağladığında beraber ağladın güldüğünde beraber. Her şeyi paylaştın; hüznü, mutluluğu, gözyaşını, merhameti, günahı, sevabı her şeyi paylaştın. Yeri geldi yüreğini… Başka yönü daha var hayatın. Birisi var o hayatta. Seni hiçbir zaman yalnız bırakmayan. Sırf sen uyuyamıyorsun diye uykusuz kalan. (more…)
Kızın Yalnız Kaldı Anne
Çarşamba, 02 Temmuz 2008Senin o kıyamadığın kızın ne tür sorunlarla uğraşıyor. duysan, a güzel kızım bu muydu derdin,derdin…Evet anne bu! düzenin böyle olmasını kaldıramıyorum. İnsanların bu denli egolarına hakim olmalarını, gerçek arkadaşlıkların olmadığını bilmeyi kabullenemiyorum. Kime anlattıysam derdimi, bir şey yapamazsın ki, değiştiremezsin diyorlar. Kızın bugün çok ağladı anne, belki sen yoktun yanında. varlığını hissedemediği için ağladı. sınıfın camından dünyaya baktı. çok üzüldü anne! yalnız kalmayı yediremiyor kendine… Sevdiğim çocuk beni sevmiyor anne. Konuşurken gözlerime bakmıyor. Her konuşmamızda, biraz daha yanında kalıyım, biraz daha varlığını hissedeyim diye, yanımdan bir an önce ayrılmak isteyen vücüdunu tutmakta zorlanıyorum. Çoğu zaman başarısız işlerde yapıyorum… (more…)
Baştan Başlayalım
Perşembe, 26 Haziran 2008Bir süre önce “Kaliteli Müşteri Hizmeti” dediğim şeyle ilk elden deneyimim oldu. Toronto’da soğuk bir Cumartesi günüydü.
Hafta sonu, anne babanın boşanmış olduğu diğer ailelerde olduğu gibi, çocuklarımın annelerini ziyarete gitmeleri ile başladı. Karım Kate ile başbaşa bir hafta sonu geçirecektik. Cumartesi bir eğlenme ve huzur bulma günüydü. Geç kalktık ve gün boyu yapılan her şey hoş bir şekilde üç-dört yıldızı ünlü bir otele gittik. Restoranda çalışanlar çok cana yakındalar. Kate kızartma türü bir şey istedi ve isteğini yemek gediğinde gerçek macera başladı. (more…)
Küçük Bilgemisiniz
Cumartesi, 21 Haziran 2008Gecenin zifiri karanlığı üzerime çöküyordu.Nedenini bilmediğim sessizliklere gömülüyordum… Oysa,bittiğimi sandığım sokak başlarından hayata yeni yollar aralayan meçhul bilge oluyordum… Yürüdüğüm,engebeli bir hayattan ibaret kaldırım taşlarıydı… Toplamaya başladığım artık tek bir şey var: Gözlerimin, kaldırım taşlarında bıraktığı ayak izleri…Karanlık bir gündüzün, görmeyen gözleri üstüne düşüyordu yüreğim…Gözyaşlarım, çoktandır tadını unutmaya başladığım yeni acılarla geliyordu…Çocuk oluyordum… Bilmediğim bir dilin, yeni başlangıçlarıma tebessüm olacağını hiç tahmin edemiyordum… Evet,gülümser bir yüreğim oluyordu… Büyüdükçe,bazı acılardan sevgi duyulabileceğini de öğreniniz…
Tebessüm,henüz beş yaşında bir çocuktu. (more…)
Simsiyah Deniz Mavisi
Cumartesi, 01 Aralık 2007Bozuk Sone - 1
Replikleri unutulup, yarıda bırakılmış, vakur bir tiyatrodur hayatım…
Söylenecekler söylenmeden kapanır perde
veyahut söylenen sözlerin alıcıları terkeder salonu zamansız.
Zamansız değildir oysa ayarlanan yalnızca pişmanlıklarımız
pişman olduğumuzu anlamakla başlar.
Ve susar “neyzen” “ney” kalır, yaşanan, yani artakalan…
Bir feryat geliyor debisi yüksek kulaklarıma; süsle beni ey aşk!
Geçtiğin yerleri öpüyorum.”
Sanki biliyor muyum ne zaman kesilir ayaklarım topraktan.
Hangi rüzgara bırakmalı şimdi fikir uçurtmasını? Sorular sorduğum yeter.
Kendime kelimelerden gayri bir saltanat çizemiyorum; ateşten bir saltanat.
Hangi dağlara ekmeli şimdi gönül sarayını?
Yarım yamalak sahifeler halinde tozlu bir sahnenin ortasına damıtılmışım.
“Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında” diyen şair de alınmasın ama ışığı gören için karanlık kabil.
İçim ışık, aynalar kırık. Hiçbir kez göremedim başımı omzumun üstünde. Suretim darmadağın.
Bütünümden kopmuş her parçam, bir bütünüm şimdi puslu kaldımlarda;
“bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta”.
Sözlerime çakıyorum ateşini cehennemimin.
Kalemimden akan her harf bir ağıt olur anne dudaklarında.
Cümlelerim müebbet bir çığlık; Ademoğularının döküldüğü deltalarda.
Mürekkebime kan bulaştı. Bak ben ağlıyorum.
Ekşi soluğumu duyabilir misin kıyılarında?
Koşuşturan bir kahkaha olmalı ömür koridorlarımda.
Neye yormalıyım şimdi gördüğüm rüyayı? Başladığım yer ile tükendiğim yer aynı.
Gurbet yaşanmadı o zaman vuslat yalan! Koltukaltımdan çalınan kalmışsa eğer zamandır.
Tüm sır perdenin gerisinde, bedenimin sırlı berisinde.
Kendimi görmeye çelıştığımdan belki de zifirilik bulaşmış gözlerime, sözlerime, tenime…
Şimdi sen söyle, nasıl aşarım pişmanlıklarımı? Yeniden bir Nil olup taşar mıyım çöllerde?
Tahammül et diyorlar. Ne bitmez tahammülmüş, hangi bir zamana kadar?
Bozuk Sone - 2
Uzaklaş artık benim en uzak yerlerimden.
Ellerin bir kumsal, tenime karşı nisyan.
Tırnakların mı kırıldı, ben düşer gibiyim.
Sürgünü mü benden çıkar.
Beni tahta dekorların ciğerine çek! Kurtar…
Beni ikinin ikisine, kum taneleri ve köpük iklimine çek sonra, tut nefesimi beni kurtar.
Kayıp ve unutulmuş bir şarkı mıdır kaldırımlara bıraktığın suskun söz.
Sevdiğim, dualarımda büyüttüğüm; artık alıp götürsün bizi bir yağmur duasında saklanan umudumuz.
Bir güvercin olmayı ne çok isterdim.
Umutlarımı yaktınız!
Hayatı kucaklayan ellerim vardı; kırdınız!
Sokaklar da yetmiyor vicdanı küreltmeye.
Karanfilim buruşuk kağıtlarda üşürken ve günahın örtüsü iplik iplik sökülürken;
“nasıl” diye sorma bana!
Bir kalem nasıl ağlarsa öyle…
Gün gelir adın unutulur, elin tutulur, dilin tutulur, dağılır taneleri nefes tesbihinin.
“Sen ihanetin resmisin, hevesti geçti” deme! Bak bir iç daha çekiyor kalem.
Satırlar, sayfalar eğiyor başlarını. Süküt ve sitem inceden inceye yakıyorken sineni,
“nasıl” diye sorma bana!
Bir bebek anne kucağında nasıl ölürse öyle…
Bir anlatabilsem nasıl utandığımı. Satırlara bulaşmış kara lekelerdende mi anlamadın?
Ah bir anlasan. Bir doğrulabilsem belimin kırıldığı yerden, senden…
Ve dalsam gözbebeklerine, duysan, ben söylemeden anlasan.
Söyle bana ben layık mıyım bu kadar zulme?
Çirkinliğimi vurma yüzüme… Bakma bana öyle…
Bozuk Sone - 3
Bakma yazışıma, ellerim özgür değil.
Kalbimin ritmine bir yığın utanç, yaşanmamış bir aşk, üç-beş hatır kahvesi,
üç-beş ikindi esriklği, biraz da öfke arıyorum kelimelerde.
Ama yine de isyan etmiyorum. Kader bu, ilahi emir…
Nesini yontsam kelimelerin bilmiyorum.
Acıtmadan, kanatmadan nesini yontsam?
Hadi sen söyle; buradan oraya kaç çeker ayrılık,
hangi birimle ölçersin uzaklığımı sana?
Oysa sen iliklerimdesin. Bilmiyor musun?
Kanımın akışı seninle ritim tutar.
Senimi benden çalıp, ritmime dur deme!
Bu kentte satılığa çıkar aşklar, geceler.
Ben bir tek geceye yanarım, kaybettğim gökyüzünü bulmak için.
Pusludur geceleri buraların, pusludur kaldırımları.
Ararım gökyüzünde yıldızımı, göremem ve satarım aşkımı üç-beş kuruşa da alan bulunmaz.
Havası da içerler adamı bu kentin, keser soluğunu.
Nemrut ateşiyle içimde binlerce İbrahim yanar sabaha kadar, bağırırım duymazsın.
Oysa ne serindir oraları. Yoksa o ılık meltemin ilhamı sen misin, boğan ben miyim buraları,
bu kasvet dolu hava bende midir?
Ben hep dolunaylı gecelerde kaybettim yolumu. Hiçbir şey aydınlatmadı yolumu.
Ben yarım akılla yolumu kaybetmiş, üşürken kaldırımlarda “nasıl” diye sorma bana!
Bir gece gökyüzünü nasıl kaybederse öyle…
Ama şimdi biraz sus! Sus da sessizliğin nota nota düşsün tenhalarıma ve ben son durağı olayım o kırık notanın.
Ve susalım bir nakarat, bir şarkı boyu. Sonra susayalım, susadığımz aşka!
Ya bu vefasız nakarata dur de, ya da koy beni gözbebeklerine.
Bak artık tutunamıyorum…
Ahh bu kırık nota, yarım kalmış bu nakarat beynimden çok davullu senfoniler kustururken
“nasıl” diye sorma bana!
Bir sol anahtarına takılıp nasıl hayatı kayarsa bir insanın öyle…
“Sol anahtarınla kilitleme gözlerini, kör oluyorum…”
Bozuk Sone - 4
Ben miyim sanıyorsun İzmir’in asi çocuğu?
Sabote eden ben miyim aşkları?
Anlamalısın, anlamalısın sevdiğim ve hemen bir ispinoz uçurmalısın maviliğe doğru usulca.
Dayanılmaz bir tanıklığı vardır ellerin, ah Mona Liza’nın kıskandığı ellerin…
Ahh dertlerime şifa dolu ellerin. Sihrine bir kez varmak için aşka özgü ağrılar çektiğim.
Ama ben bu ağrılardan zevk alıyorum. Ellerin, gözlerin, bakışların geçmişime gömmeyeceğim.
Seni yaşamadan ölmeyeceğim.
Tut ellerimi bak gözlerime de başlasın son ayinimiz.
Dedim ya, ben hiçbir yere sığamıyorum bu gece,
koy beni gözbebeklerine ve çek beni tek nefeste ciğerlerine.
Taşımak istiyorlar beni hayallerine ama Zümrüd-ü Anka bile, Simurg bile çaresiz.
Küllerinde o kokuyla Kaknusu bile dirilirken neden can çekiştiriyorsun bu aşka?
Ah Zümrüd-ü Anka yetiş imdada. Anka götürün beni o hayale, içeyim cemşid şarabını
O’nun ellerinden ve kapatıyım gözlerimi O hayalin kollarında.
İpek bir mendile sarılı kırmızı güller gönderiyorum sana. Bu sevda ılgıt ılgıt büyürken bedenimde,
mor kokulu hüzünler kalıyor bana umutlarım kanıyor ben kanıyorum…
Meğer bir yanılgının zinciriymiş umudum. Kızıl ateşimle kavrulur tenim.
Uzandığım her hayal tutuşturur ömrümü. Her yangınla yeni bir ateş düşer cana.
“Gülü sevenin yarası yoktur” derler.
O zaman kimin, bu kurşundan beter yara?
Eşiğine koy kalbimin külünü ve giydir bana gencecikken kefeni.
Süsle beni, duy kokumu, gir gönül sarayıma,
kalbindeki en yiğit şehzadeye ver beni. Mutluluk her hücrende alevlenir birazdan.
Çünkü içimde “hü”çekiyor Mevlana…
İnci dökmesin gözlerin asil kirpiklerinden!
Gözlerimin ihtişamı da sendendir biliyorum.
Gözlerim susadı sana.
Gözlerimden kaldır bu siyahi perdeyi de bulayım seni.
Daha okşamadım saçlarını.
Ya öldür yarasalar okşasın cesedimi ya da terkedip gitme beni bu isyana!
Dinle ki en ölümcül şarkımı söylüyorum, kusuyorum kırık notalarını ömrümün.
Ama sen yine de dokunma bana, pıhtılaşmış kan gibiyim.
Kainat oluk oluk akarken, mavi bir tek damla olamadım sana!
Bozuk Sone - 5
İşte der sözün kemale erdiği vadi. Tam şurada trajik, bozuk sone…
Ama gözlerim kapanmayacak artık.
Düş yorgunu değilim, avuçlarımda doğacak tüm yıldızlar.
Çığlığı olmayanın uykusuna yas düşmez.
Düşlerim ağlamasın, bebekler ağlamasın.
Bu dehlize yaktığım mum bana esaret değil,
yüzüme kapattığın kapılar sana cesaret değil.
Bir günahın içinden sevdaya kor düştüm sevdiğim,
kendime garipler diyarından bir soluk arıyorum.
Bana dua getirin gönül bahçelerinden.
Hiçbir şey istemiyorum; haykıran bir kalp yeter.
Ey sırları sırlarımı kuşatan, beni yetim koyup ayazında üşüten;
söyle bana seni nerede aramalıyım?
Soluğunun buharına giren kim, kimi üşürsün gölgeler şehrinde?
Yoksa nakkaşları kıskandıran İstanbul’da mısın?
Ben bir Çamlıca sabahına uyudum her gece.
Hüznümü dindirmeye Haliç az gelir.
Nasıl bir afet ki bu, feryadım bile kanlı.
Karanlğımı dindirmeye güneş az gelir.
Gece, tenha koydu beni dünyaya.
Son bir ümitle yöneldim sana, bitir bu işenceyi de sende artık gül bana…
Ama şimdi biraz dur! Dur ve durdur şu bozuk soneyi. Sonra,
“yaklaştır gülü İzmir’in dudaklarına
gülün dudaklarını İzmir’e”
“zaman rüzgarı,
üstünden geçtiği her şeyi unutturuyorken,
ben seni kendime emrediyorum”
Benim hülyam, kibirli gülüm, dedim ya sana sevdiğim;
ellerin, gözlerin, bakışların bunları geçmişime gömmeyeceğim…
Seni yaşamadan ölmeyeceğim…
19-23 Kasım-2004
Barış Akbalı







