‘gibi’ olarak etiketlenmiş yazılar

Vozvrashcheniye - The Return

Pazartesi, 15 Aralık 2008

s1657480

Yönetmen : Andrei Zvyagintsev
Senaryo : Vladimir Moiseyenko / Aleksandr Novototsky
Tür : Psikolojik, Dram
Yapım : Rusya / 2003
IMDB : 8.1/10 8,405 votes
Ödüller : Altın Küre’ye aday gösterildi. 28 Ödül - 12 Ödül Adaylığı
Oyuncular : Vladimir Garin, Ivan Dobronravov, Konstantin Lavronenko, Natalya Vdovina

23. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin açılış filmi de olan Dönüş, aralarında 2004 Venedik Film Festivali’de bulunan bir çok organizasyonda, “en iyi film” ödülünü almayı başardı…

adsiz1

Filmin baş rollerinde yer alan, Vladimir Garin (Andrei), Ivan Dobronravov (Ivan) ve Konstantin Lavronenko (Baba) oldukça başarılı birer oyunculuk sergiliyorlar. Her ne kadar bir çok kişi tarafından filmin en başarılı performansı olarak asi kardeş Ivan’ı oynayan I. Dobronravov’un oyunu gösterilse de, bana göre yer aldığı sahnelerin havasını melankolik tavrıyla dolduran, anne rolündeki Natalya Vdovina’nın hakkını teslim etmeyi unutmamak gerek… Ergenlik dönemindeki iki kardeşin, sadece tavan arasındaki bir kitabın içinde bulunan eski bir resminden tanıdıkları babalarının ani dönüşü ile yaşadıkları şaşkınlık ve sonrasında gelişen olayları oldukça sıradışı bir şekilde ve kolaya kaçmadan anlatan bir film “Dönüş”…
İçerisinde fazlaca siyasi mesaj taşıdığı (Baba karakterinin geçmişteki Rus despotizmini simgeliyor olması gibi…) ithamlarına maruz kalan filmde, cevapsız bırakılan onlarca sorunun da filmi film olmaktan çıkardığı gibi yorumlar söz konusu.

Senaryodaki Hayat -Münir Özkul-

Salı, 09 Aralık 2008

Bazen Kel Mahmut’tu, bazen Sansar Nuri, bazen de ailesi için her şeyi yapmaya hazır bir aile babası; Yaşar Usta. O hangi karakteri canlandırdıysa onunla özdeşleşti. İşini öylesine iyi yapıyordu ki; öyle güzel oynuyordu ki okuduğu senaryoyu ve öyle güzel söylüyordu ki senaryodaki replikleri; o kağıttaki bir kelimeye,bir isme yaşama hakkı veriyordu. O, Münir Özkul’du oysa, Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiği senaryoda. O Tanrı’nın senaryosunda Münir’di, Umur Bugay’ın senaryosunda Kel Mahmut, Sadık Şendil’in senaryosunda Yaşar Usta. O, senaryodaki hayattı, hayattaki Münir.

(daha fazla…)

Yeopgijeogin Geunyeo - My Sassy Girl - Hırçın Sevgilim

Salı, 02 Aralık 2008

Bu filmi izle yoksa ölürsün ;)

Güney Kore’nin etkileyici yapımlarından biri olan My Sassy Girl, gerçek bir hikayeden kitaplaştırılmış ve sonrasında sinemaya uyarlanmış bir yapım. İki saat boyunca sizi doyasıya eğlendiren ve hüzünlendiren filme, IMDb’de ve forumlarda oylayan kullanıcıların yarısından fazlası gibi, ben de tam not verdim. Uzakdoğu sinemasının böylesine mükemmel yapımlarına karşı, popülaritesinin düşük olmasını nimet bilen Amerikan firmaları, bu filme de el atmış ve yeniden çevrimine başlamış. Bunu duyunca içim cız etti; bırakın aynı konuyu işleyen bir filmi, aynı isimde bir film olmasına bile gönlüm el vermez. Hele bir de Ji-hyun Jun ve Tae-hyun Cha‘nın yerini başka bir ikilinin alması ise kaldıramayacağım bir yük.  My Sassy Girl’ü Koruma ve Yaşatma Derneği’ni göreve çağırıyorum. Bu zulme engel olun! Altyapı açısından da oldukça sağlam olan film, detaylarında ilginç ve kaliteli notlara yer veriyor. Esaslı bir romantik bir film olmasına karşın hiç öpüşme sahnesi içermemesi, kızın isminin hiç telaffuz edilmemesi, ‘Kader; sevdiğin kişi için, tesadüflerden bir köprü inşa etmektir’ sözü bunlardan bazıları. Umarım bunlar spoilerdan sayılmaz. Bir taraftan bu ve -spoiler niteliğindeki- benzeri diğer notlar filmde daha güçlü bir biçimde ifade edilseydi sonuç daha iyi olurdu diye düşünürken, diğer taraftan da filmi daha da uzatabileceği ya da ana temanın baskınlığını azaltabileceği endişesini duyuyorum. (daha fazla…)

Sıkı Mutualizm

Cumartesi, 22 Kasım 2008

Gece çökmüş yine,bir ay ışığı sızar çökük masam. Tahtadan yapılmış gıcırdar üstünde uzun süredir oturuyorum. Elimde kalemim, dökülür düşlerim…. Ufak bir ışık benimler saatlere ilerler,aydınlatır yüzümü…. Penceremden gelen soğuk rüzgar,uçuşan kağıtlarım var. O kadar dağılmış ki etraf, yinede düzen dolu içerisi… Arka fonda gecenin siyahlığı. Herkes çoktan susmuş,lambalar sönmüş, gündüzde olduğu gibi yorganlar üstüne çekilmiş insanlar dolu şu ilerleyen saatlerde.Uyuyorlar gündüzdeki gibi… Tek fark karanlıkta ve bu biraz daha masumane.Gündüz herkes cicilerini giyer.Büyük bir mutualizm içinde,kimi gevşek kimi sıkı… Ama genelde gevşek bir mutualizm var.Birbirimizden aldığımızı alırız, bazen de veririz ayıp olmasın diye,sonra el sallarız herkese, her şeye… Kimi bulursak devam ederiz yolumuza.Aldığımızı alırız ya gerisi yalan dünyanın oyunu.Birde bu oyunda kendimizi en uyanık olan sanıyoruz kendimizi. Herkes gibi. Ama bir gün kafamıza kadar çektiğimiz yorganı indirince, herkesin silahını bize çevirdiğini görürüz. Etraf böyle oyunlarla dolu. Bazen de sıkı bir mutualizm içindeyiz.Yine birbirimizden karşılıklı yararlanırız.Zaten bunu olmaması imkansız gibi bir şey insanın olduğu her yerde bir çıkarcılık, bir kullanılma,bir yok etme oyunu aslında her türlü oyun vardır.Ama bu biraz daha acımasız…. Çünkü yararlandığından ayrı yaşayamıyorsun.O kadar bağlanıyorsun ki kopamıyorsun, kopunca ölüyorsun.ne kadar korkutucu değil mi?Kopmak istediğinde ise kendini sonsuzluğa itiyorsun.Sadece kendini değil,karşılıklı.Ne güzel geliyor değil mi? (daha fazla…)

Olmamışlığın Derin Yalnızlığı

Çarşamba, 12 Kasım 2008

Bir çığ gibi büyüsede yalnizlığım, umudun çıkmaz sokaklarında, acıtsada içimi yüreğimdeki yangınlar, gözlerinde kaybolmak bile olsa yarına bıraktığım ezgiler, yinede amansiz hastalığın bir çukur gibi çeker bedenimi çorak topraklarına ve ben yine melankolik akşamların tutarsız gülümsemeleriyle çınlatırım kulaklarını. Yemyeşil sevdalar barındırırken kuytularımda, söz yine gelir olmamışlıklarıma. Kenarı yırtılmıs bir fotograf gibi hüzünlü bazen, bazende bayramlıklarını giymiş bir çocuk kadar şen. Bitmeyen cümleler sonrasında, yine hüzün, yine ayrılık, yine gözyaşı. Her adımda daha bir yaklaşmak sonrasında. Otobüsün buğusuna ismini yazarken bulmak kendimi. Virane bir gecenin sabahında, yıkılmışlık duygusu ile uyanmak yine. Hayata olan inancın azalmasi, kendimden geçmem sonrasında, gözlerini gözlerimin önüne getirip. Her uyandığımda biraz daha umutsuzluk biraz daha aci, ve buna alışmışlığın verdiği gamsız iç çekişler. Olsun güzelim olsun… Böylede güzel yaşamak. Acısına, kavuşamamışlığa rağmen…  Yalnız resimler çiziyorum tualime beni benden alıp götüren sensiz resimler. Birbaşka garip hayallere dalıyorum sonra. Bir rakı daha koyuyorum kadehime. Bir sigara daha yakıyorum ciğerime. Kendimi çoktan unuttum. Sadece seni yaşıyorum saatlerimde. Ve ben seni sevidiğimi farkediyorum daha da derin üstelik. Yalnızlık o kadar koymadı ki bana. (daha fazla…)

Acıya Acıda Buldum İlacı

Salı, 11 Kasım 2008

Sabahtı. Kaldırımlar alev alev yanıyordu sanki. Etrafta kuş uçmuyordu. Dört bir tarafta bir ölüm sessizliği, sinsi sinsi soluyordu. Sokak lambaları hala yanıyordu. Işıl ışıl bir yoksunluk saçıyordu etrafa. Işıl ışıl bir korku sızıyordu bakışlarından. Kaldırımlar ıslaktı. Geceden kalma gözyaşlarını taşımıştı sabahın rıhtımına. Kaldırımlar yorgundu. Yalnızlığın koynunda sabahlamış bir gecenin vebalini yüklenmişti. Uykusuzdu… Bin yıllık bir gecenin bestesini mırıldanıyordu taş kesmiş dudakları. Geceden kalma bir hüzün dolaşıyordu dört bir yanda. Kınında kurumuş bir aşkın yüzükoyun yatışı kalmıştı. Solgun bir feryat kalmıştı sokak başında. Ve yarına atfedilen birkaç parça umut… Birkaç parça düş kırıntısı çapaklı gözlerinde… Bakışlarında sımsıkı sakladığı bir hayal vardı. İşaret parmağında yere serpilen zafer çığlığı… Ve namlusunda, çaresizliğini tetiklediği bir kalem… Hemen yanı başında, rüzgârın kollarında titremeği unutanlar gibi… ıslak bir kâğıt… Zaman, dilsiz… Zaman kimsesiz… Bekleyeni olmayan bir liman şehri… Rıhtımında unutulmuş durgun bir deniz… Zaman önemsiz şimdi… Ardında hiçbir iz bırakmadan gidenler gibi… Gidip de dönmeği unutanlar gibi… Oysa ne kadar sakin bu sokaklar. Bu şehir ne kadar masum görünüyor bana şimdi. Zaman ne de çabuk emmiş yüreğimden hasreti! Yıllar ne de çabuk sindirmiş seni! Uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara. Hazan yapraklarının kıpırtısına eşlik ediyor şimdi rüzgâr. (daha fazla…)

Kuracak Yeni Bir Hikayem Yok

Cumartesi, 08 Kasım 2008

İzinsiz çalıştığım kaçıncı gün, hatırlamıyorum. Şimdiden kuru, boş bir kabuk gibiyim lakin mütemadiyen çalışıyor olmam bunun sebebi değil; aksine belki de durumu katlanılır kılıyor. Elde edemeyeceğim şeyleri istediğim zaman diğerlerine benzediğimi farkettim. hayatta tutunacak daha çok şeyim oluyor. gözlerini uzağa dikmek ve sahip olmayı istemek yani. Öteki türlüsü, sahip olduklarından memnun, belli bir rotada, sessiz sedasız akmak. o de beni mutsuz ediyordu yalan yok. Sana burada metafor mecaz cart curt kullanamayacağım. Az önce uyandım ve birazdan giyinip işe gidicem geç kalıyorum netekim. Metafora zaman yok yani… Elde edemeyeceğim demek kabalık oldu hem kendime, hem diğerlerine. Kendimi daha az zavallı hissediyorum bir süredir. Çünkü bağımlılıklarımdan kurtulmuş gibiyim. Sıkılmadan içine dahil olabildiğim, özünde çok sıkıcı; ama bir şekilde bu öldürücü sıkıcılık duvarını aşmış bulunduğum şeyler, beni bir şekilde “yaşayabilir” hale getirdi, bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlatsam anlatamam cörnıl, anlayamaz inan çoğusu. Sıkıcı sıkıcı herşey sıkıcı ve sonunda sıkıcı olmayan bir şey bulduğunda onun özünü sömürene kadar kendinin yapmak istersin ama bir özlü sözümde de dediğim gibi insana “sahip olmak” bahşedilmemiş. Dolayısıyla olamazsın, sahip olamazsın, kalırsın gariban, hissedersin garip, zavallı da biraz. Böyle hissetmek berbat birşeydir cörnıl. Hareketli günler geçiriyorum. Kıymetli deneyimler ediniyorum gerçekten. Tanıdığım insanlar hayatın belki benim hiç geçemeyeceğim köşelerinden geçerek bulunduğumuz noktaya gelmiş, onları tanımak, aynı şeye parçadaşlık etmek güzel lakin gün neye gebe olduysa olsun ve dahi doğurduysa doğurmuş olsun, gece eve gelindiğinde başka filmler dönüyor. Ben bu dünyadan tat alamadım günce. Ben buralarda bir mutlu olmayı, ait hissetmeyi, “hah, tamam” demeyi, akışına kaptırmayı beceremedim. Bulamadım, ne kadar yaklaşırsam yaklaşayım hep bir kör nokta çıktı eve gelince. Huzursuzluk, öz-kindarlık, garibanlık bütün hasılatı, mahsülü aldı götürdü. geriye şimdiki gibi boş bir kabuk kaldı hep. Sonra bir hadis-i şerif okudum;
Allah bir kulu sevdi mi onu dünyadan korur, tıpkı hastanıza suyu yasakladığınız gibi.

Belki sahih, belki değil.

Böyle uyumaklara alıştım da böyle uyanmaktan hala nefret ediyorum cörnıl.
[coolplayer width="350" height="60" autoplay="false" loop="1" charset="utf-8" download="0" mediatype=""]
Teoman - Kelimeler
[/coolplayer] Biliyorum artık çok zor çok… Kuracak yeni bir hikayem yok :(

Teşekkürler

Ben, Bedevi, Aşk - 1

Pazartesi, 03 Kasım 2008

Gecenin bilinmeze mahkum bir saatinde uyanıyorum ve fısıldıyorum adını. Nerdesin? Konuşmayı unuttum, bir bilinmez dilden sayıklıyorum seni. Beton bloklar gibi devrilip kalmış üzerime umutsuzluk. Ağıtlar yansıyan türkülere seni ısmarlıyorum. Bazan, muhacir gülümsemeler konuk oluyor dudaklarıma, aşkın kadar yalancı, aşkın kadar kısa ömürlü. Yaşamım; yaptığım yanlışların toplamı ki, o yüzden işgal altında şimdi ömrüm. Ama, kıvrılıp giden ve yatağı hiç değişmiyor, neylersin? Gittin, büyümedi güneş yüzlü çocuklar, hep aynı yaşta kaldı. Ben şairim sevgili. Derler ki yalandır sözleri şairlerin. Belki bu yüzden sözlerim bir karşılık bulamadı yüreğinde. Oysa, yalanlarımla sadece yaşamaya bahaneler uyduruyorum, yine de yenilmiş bir militanın sızıp duran kanı kadar acıtıyor beni aldığım her nefes. Gitmek duygusunun bağbozumundayım ne zamandır. Bilmiyorum, gidersem kim sular sabaha karşı, solgun duran mutsuzluğun çiçeklerini, yüreğini kederle kim kanatır? Vazgeçtim seni özlemekten. Özlemek yetmiyor bir aşkın ansızın orta yerinden bölünmüşlüğünü anlamaya. Ayrıntılar unutulup durdukça, az gelişmiş ülke acılarıyla katılıp kaskatı kalmış bir çöle dönüyor seni özlemek. Ellerimden kayalara bulaşan kanımın siyahlığında yitiriyorum her şeyi ve çaldığım ateş sönmek üzeridir. O yabani kartalın ciğerlerimi didiklemesi bile acıtmıyor beni seni özlemek kadar. Titreyip duran bir serçe gibi alıyorum avuçlarıma geceyi. Biriktirdiğim göz yaşlarımı içiriyorum. Işığı inkar ediyorum, bilinmesin diye içimdeki sancının kirli, yeşil suyu. Otistik bir çocuk oturuyor gözlerimde. Ne yana baksam onu görüyorum. Eski bir kapı çıngırağı elinde. Susuyor, hiç konuşmuyor, çıngırağı gösteriyor yalnız. Kirli, küflü ve ölü bir çıngırak. (daha fazla…)

Yüreğimin Sesi Bir Çığlık Oluyor Gecelerime

Cuma, 31 Ekim 2008

Yıkık bir akşamüstü çaresiz sokaklardayım yine. Sebepsiz, yorgun gözlerim ağlamaklı oluyor sevgisizliğimde. Garip bir depresyon halinde geçiriyorum saatlerimi. Bazen kaderime isyan etmek istiyorum, bazen bu şehirden alıp başımı gitmek. Ama ne yapsam hangi yola başvursam kurtulmak için bu durumumdan yollarım hep sana çıkıyor. Umutsuz gecelerim, güneşsiz sabahlarım oluyor yine. Kendimden vazgeçiyorum bi an. Dalıp gidiyorum engin ufuklara. Bir garip boşluktayım kısacası. Ne tarafa uzatsam ellerimi havaya değiyor parmaklarım. Tutunamıyorum uçurumlarda. Ne vardı ki halledemediğimiz sevgimizde. Yetmezmiydi seni sadece ölesiye sevmek. Adını yazmak yüreğime yetmezmiydi. Daha ne yapabilirdim ki hayasız akşamlarda baş harflerimizi gökyüzüne yıldızlarla yazmaktan başka. Sana içimde mektuplar yazıyordum. Çaresizliğimi anlatan, sensizliğimi anlatan mektuplar. Sen vazgeçmişken herşeyden, bağlamışken kadere ben biraz daha çırpınıyordum boğazıma kadar battığım bataklıkta…  Hergeçen gün biraz daha boğuluyorum çıkmazlarımda. Kendimi daha çok kaybediyorum yoksunluğumda. Bir olmaza giriyor yüreğimin sesi, bir çığlık oluyor gecelerime. Sonra resmin geçiyor elime. Gözlerinde bir daha kayboluyorum. Kendimden geçiyorum bi zaman. Hayata dair ne varsa tekrar geçiriyorum gözden. Hatıralar dövüyor bedenimi. Her ezgide biraz daha kabarıyor yüreğimin arterleri. Alkole vuruyorum iyice kendimi. Sarhoş hayaller kuruyorum sabahlarıma. Silinip gidiyor sonra beynimdekilerle beraber.  Sevgisizlik bir yere kadar ama sensizlik zor be güzelim. Hani bir trenin altına atlamak gibi, bir uçurumdan süzülerek çakılmak gibi. Hayata inat, kadere inat yaşıyoruz elden ne gelir. Bu gğnlerin sonu gelecek. Daha iyiye daha güsele gidecek herşey. Bir bütün olacak yaşadıklarım, yapamadıklarımla beraber. Yaşanmışlık kaygısı düşmesin gözlerine…
31.10.2008 01:19

39 sorgu. 0.914 Saniyede Olustu.