‘hiç’ olarak etiketlenmiş yazılar

İsim Vermek Zor

Pazartesi, 01 Aralık 2008

Hic sevmedim gitmeleri…
Hazırlanan bir bavul, son ihtiyaçlar, hüzün haykıran son bakışlar, uykusuz o son gece, el sıkışmalar, ayrılıklar nihayet… Kendime kaldığım o yolculuk dakikalarında tren camından dünyayı seyrederim ve aslında gördüklerim ağaç, dere, tepe, bir direkten diğerine uzanan elektrik tellerinden ibarettir. Bir de gökyüzü… Ama dünya diyorum ben bu seyre. Dünya.. Çünkü bana hayatı anlatır, kendimi hatırlatır her saniye gördüğüm ayrı bir nokta.

Bu yüzden sevemiyorum şimdi gitmeleri.
Kendimle başbaşa kalmaktan kaçıyorum.

Hayatla yüzleşmek.. acılarla hesaplaşmak, sallanan asma bir köprüden karşıya geçmek gibi geliyor bana, Gözlerimi kapatıyorum. İçimde bir mağara boşluğu, kalp atışlarım hızlanıyor. Nereye adım attığımı bilmediğim için daha da ürkütücü oluyor her bir adım. Gözümü açsam saldırgan ayı gibi bir korku..
Ne yapsam olmuyor!
Her şey üstüme yürüyor. Hissettiklerimi anlatmaya halüsinasyon, major depresyon anksiyete, bunalım, baş ağrısı, insomnia gibi nevrotik ifadeler az geliyor.

Kendime gitmelerden korkuyorum…
Sonu intiharla bitebilecek bir iç yolculuğa çıkmaktan korkuyorum!
Alıkoyun beni! Ne bileyim.. Beni elimden tutup beklenmedik bir anda sokaklarda gezdirecek kimse yok mu mesela?
İstanbul’a yolculuk yok mu?
Ey huzur, nerdesin???

Bir Erkeğin Günlüğünden

Pazartesi, 01 Aralık 2008

Bugün yine bensiz uyandın bir sabaha daha. Ama eminim yine aynı huzursuzlukla uyandın. Canını sıkan yine bendim, biliyorum. Canını yine yakan… Ben bugün uyanamadım yine, dün gece yine uyuyamamış olduğumdan.Rahat bıraksalar beni,bi rahat bıraksalar ahh.. neler vermezdim koşup gelmek için seni ilk öptüğüm yere. Bir kez uzaktan görebilmek seni, yüzsüzlük yapıp yolundan döndürebilmek seni… Yapardım biliyorsun. Gözünde hep artsız bir çocuktum ben. Hep isterdim ve hep alırdım en güzel karşılıkları. Sen bilmezdin aslında bunların hiç birine değmeyeceğimi.Bebek gibi masumdun ve inanırdın dudağımdan dökülen tüm gerçek tüm yalan tüm tatlı kelimelere.Bir gidiyorum diyişime inanamadın. Çünkü demedim. Sen anladın. Ben bittim. Sonra da sen. Ve kum saati döndü olduğu yerde. Senden bana akan her aşk tanesi geri döndü yüzüme çarptı. Ve insanlar sadece zaman geçiyor sandı.Ben geçtim halbuki senin hayatından. Deldim geçtim biliyorum.Kaç gece uyuyamadığını biliyorum rüyalarına giremeyişimden.Kaç kez içip benim için ağladığını da beni engellemeyi unuttuğun zaman msn inden.Sen seni unuttuğumu sanırdın ;ama çoğu zaman hatırlardım seni hiç hak etmediğimi.Ve ağlardım.Bir sen göremezdin ağladığımı.Hele ki senin için.Duysan bilirdim erirdi yine yüreğinin duvarları ve koşup gelirdin bana.İstemedim. (more…)

Bitmez Bu Konu

Pazartesi, 01 Aralık 2008

Çok güzel bir hikaye yazamadım ama iyi filmleri buldum.
Erken yatmayı öğrenemedim ama güneşi gece kadar çok sevdim.
Bir şarkı yazamadım ama şarkılara eşlik ettim.
Güzel fotoğraf çekmeyi öğrenemedim ama bakmayı öğrendim.
Beni sevenler çok oldu ama birine aşık oldum.
Ney çalmayı öğrenemedim ama her duyduğumda ağladım.
Sigarayı bırakamadım ama azaltabildim.
Mükemmel yemek yapmayı öğrenemedim ama her defasında denedim.
Hiç bulaşık yıkamadım ama çok temizlik yaptım.
Roma’ya gidemedim ama kendime söz verdim.
Kahraman olmadım belki ama hiç bir zaman korkmadım.
Kalabalık beni içine aldı ama yalnızlığı çok sevdim.
Çok iyi bir dost değilimdir belki ama düşmanlık beslemedim.
Okyanuslar aşamadım ama denizin hep yanındaydım.
insanlar bir birlerine düşmanlar ama ben herkesi sevdim.
İbrahim Tatlısesi sevemedim ama hiç küfür etmedim.
Televizyonda film izledim ama müzikten vazgeçmedim.
Eskiyen eşyaları sevdim ama hiç pas tutmadım.

Ölmeyi çok istedim ama hiç beceremedim..

Yedek Sevgili

Cumartesi, 22 Kasım 2008

Kimi sevsem, onun hep uzakta bir sevdiği vardı, unutamadığı ilk aşkı ya da onu terk edip giden sevgilisi… Kimi derinden sevsem, o bir başkasını derinden hatırlardı. Öylesine çok sevdim ki onları, başkalarına duydukları sevgiyi anlatmalarını sessizce, içim acıyla kanayarak dinledim. Beni yitirmekten hiç korkmadılar; çünkü onlara göre fazla iyiydim; bu yüzden ilk anda vazgeçilebilirdi benden. Beni terk edenlerden tek bir isteğim olurdu. ‘Ne olur, bir daha beni aramayın! Çünkü ben kolay unutamıyorum. Çünkü ben size duyduğum o akıl dışı aşk yüzünden keder bahçemi dağıtıyorum. Çocukluğumun o güzel bahçesini.’ Böyle derdim onlara ama yine de ararlardı beni… Soluksuz ve umutsuz kaldıkları bir gece mutlaka akıllarına ben gelirdim… O, yedek sevgili! …

Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı (Arka Kapak) Cezmi Ersöz…

Ben, Bedevi, Aşk - 1

Pazartesi, 03 Kasım 2008

Gecenin bilinmeze mahkum bir saatinde uyanıyorum ve fısıldıyorum adını. Nerdesin? Konuşmayı unuttum, bir bilinmez dilden sayıklıyorum seni. Beton bloklar gibi devrilip kalmış üzerime umutsuzluk. Ağıtlar yansıyan türkülere seni ısmarlıyorum. Bazan, muhacir gülümsemeler konuk oluyor dudaklarıma, aşkın kadar yalancı, aşkın kadar kısa ömürlü. Yaşamım; yaptığım yanlışların toplamı ki, o yüzden işgal altında şimdi ömrüm. Ama, kıvrılıp giden ve yatağı hiç değişmiyor, neylersin? Gittin, büyümedi güneş yüzlü çocuklar, hep aynı yaşta kaldı. Ben şairim sevgili. Derler ki yalandır sözleri şairlerin. Belki bu yüzden sözlerim bir karşılık bulamadı yüreğinde. Oysa, yalanlarımla sadece yaşamaya bahaneler uyduruyorum, yine de yenilmiş bir militanın sızıp duran kanı kadar acıtıyor beni aldığım her nefes. Gitmek duygusunun bağbozumundayım ne zamandır. Bilmiyorum, gidersem kim sular sabaha karşı, solgun duran mutsuzluğun çiçeklerini, yüreğini kederle kim kanatır? Vazgeçtim seni özlemekten. Özlemek yetmiyor bir aşkın ansızın orta yerinden bölünmüşlüğünü anlamaya. Ayrıntılar unutulup durdukça, az gelişmiş ülke acılarıyla katılıp kaskatı kalmış bir çöle dönüyor seni özlemek. Ellerimden kayalara bulaşan kanımın siyahlığında yitiriyorum her şeyi ve çaldığım ateş sönmek üzeridir. O yabani kartalın ciğerlerimi didiklemesi bile acıtmıyor beni seni özlemek kadar. Titreyip duran bir serçe gibi alıyorum avuçlarıma geceyi. Biriktirdiğim göz yaşlarımı içiriyorum. Işığı inkar ediyorum, bilinmesin diye içimdeki sancının kirli, yeşil suyu. Otistik bir çocuk oturuyor gözlerimde. Ne yana baksam onu görüyorum. Eski bir kapı çıngırağı elinde. Susuyor, hiç konuşmuyor, çıngırağı gösteriyor yalnız. Kirli, küflü ve ölü bir çıngırak. (more…)

Aylardan Kasım

Perşembe, 30 Ekim 2008

Hiçbir zaman ne oldum deme, ne olacağını düşün. Hayatın acıları uzak olsun.. Öykümüzün konusu bir arkadaş ortamında tanışarak güzel bir beraberlikleri olmasına rağmen evlilikleri kariyer,okul meselesine takılmış bir azmin, başarının nasıl yakalanacağını anlatıyor. Ayla ve Yusuf bir sonbahar günü (kasım5) arkadaş ortamında tanışmış ve aşkın büyüsüne kapılmışlardı….. Ayla okuyor, güzel, alımlı ve etkileyici bir güzelliği vardı. Yusuf etkilenmişti ne yapmalıydı nasıl tanışmalıydı. Ayla Yusuf a bakıyor ama, acaba niçin diye içinden geçirmişti.neden baktığını anlamamıştı.Yusuf kendisiyle ilgileniyor hiç gözlerini ayırmıyordu. Ayla, hemen yüzünü çevirdi Yusuf yanına gitti, konuştular, tanıştılar ve uzun uzun sohbet ettiler uzun zaman arkadaşlıkları devam etti birbirlerine deli gibi bağlandılar. çok sevdiler birbirlerini ,her seferinde sevgi sözcükleri bitmek tükenmek bilmiyor.Ayla bu duruma alışmaya çalışıyordu hayatında hiç sevdiği olmamıştı.Ama Yusuf un okumaması kendisini tedirgin ediyordu. (more…)

Aşk Bu Olmalı

Çarşamba, 22 Ekim 2008

Bu küçük odanın her yerini doldurdum seninle. Her eşyada sen varsın. Yılların hüznünü solumuş duvarları ilk defa neşeyle tanıştırıyorsun. Bu yüzden seni o kadar çok seviyorlar ki onlar… Seninle olabilmek için her daim beni de bırakmıyorlar. Biliyorlar çünkü senin bende olduğunu. İçimin bir parçası olduğunu… Ve bana da seviniyorlar biliyorum. Bazen çehreni bana göstermek için çırpınıyorlar. Hüzünle baş başa olduğumu anladıkları an seferber ediyorlar seni. Sanki yılların hüznünü taşımak yormamış onları. O yaşlı kapı bile hep kapalı artık senle beni odada baş başa bırakmak için.

Aşk denen şey bu olmalı. Küçük odada her şeye resmini çizebilmek… Ve işte bu küçük odada yaşayabilmek kocaman hayalleri. Tutup düşleri elinden her gece sana getirmek… Bak yine sendeyim umutlarımla. Onlara seni anlatıyorum. Seni gösterip, işte bu, sizi yaşatan diyorum. Bir anda sıyrılıyorum tüm geçmişimden. Dalıyorum hiç korkmadan engin denizlerine. Oysa yüzme bilmiyorum ben. Sen tutuyorsun elimden, korkma diyorsun, korkma! Korkmuyorum, sahiden korkmuyorum sevgili. Sözlerin yüreğime nefes gibi doluyor, gözlerin ufkumu açıyor. Güç veriyorsun bana. Yüzüyorum yüzüyorum yorulmuyorum. (more…)

Sonra Sen Geldin

Salı, 21 Ekim 2008

Bu hikâye senin için! Huzurum…

’Anlamak’ kelimesini sözlüklerden çıkartıp elimle dokunacağım kadar somut hale getirdiğin ve yüreğime yerleştirmeme yardım ettiğin için…

’Anlamak’ ve ’anlaşılmanın’ en güzel denilen sevişmeleri kıskandırdığını bildiğin ve bana da öğrettiğin için… Durum ne olursa olsun, dilinde bu kadar güzel bir ’özgürlük’ şarkısıyla yaşayabildiğin için… Senin için…

…………………

Bu, insanın içinde yaşatıp zamanla sevdiği ve kendisine çok acı verse de, neredeyse bedenine bir organ gibi eklediği, hüzün doğuran tüm uzun soluklu duyguları yerle bir eden, kısacık bir hikâyedir!
…………………

Sonra sen geldin.

Yaşayıp gidiyordum… ’Yaşayıp gitmek!’ Ne saçma! Bu fiili nedense,
hayatımızın sıkıcı olduğunu, bir günün diğerinden farklı geçmediğini
düşündüğümüzde kullanırız. Oysa tam tersi olması gerekmez mi? ’Yaşamak ve gitmek…’ Yaşıyorum, gidiyorum, yol alıyorum. O halde şöyle demeliyim:
“Yaşıyordum ama gitmiyordum” Veya: “Gidiyordum akıp zaman içinde
kaybolmuş vaziyette, ancak yaşamıyordum.”

Bir aşk hikayesine boyanmıştı bütün mevsimlerim
Tuhaflığı yoktu yazın kazak giyip de
Kışın denize girişimin
Kazağımda da aşk kokusu vardı
Acıma dokunan ve
Nasıl kokacağını şaşıran
Yosunlarda da

Sonra sen geldin.

“Hadi gel, hayatı anlayalım ve anlatalım.” dedin. Çok konuştuk bu konuda
çok… Hem her duygunun tarifini almak istedin hem de hepsi hakkında
bildiğin ne varsa bana vermek. Seninle konuştukça, kendime dair son derece basit ama yine de hiç üzerinde durmadığım bir şeyler olduğunu görmek beni nasıl da şaşırtıyordu.

………………………..

’Acı’ konusunda çok konakladık…

Kanattıkça beni böyle acı
Ve sohbetler yetmeyince nefes almaya
Ağlardım
Yaralarımdan şiir yapardım

Acı bir annedir, durmadan hüzün doğuran. Ahh, ben o hüzünlerle boğuşmak, azıcık nefes alabilmek için kaç kitap okudum, kaç film izledim, kaç hayat belledim, bir bilseniz.

Yooo! Dostlarıma haksızlık edemem şimdi. Turuncuya boyalı güney
akşamlarından, fesleğen kokulu batı ikindilerinden, kuzeyin gri
sabahlarına kadar kaç sohbet vardır yüreğimde daima saklayacağım. Ahh,
benim kelimelerle beyinlerinde tepindiğim dostlarım… Nasıl da isterlerdi
gözlerimden yanaklarıma dökemediğim gülüşleri görmeyi.

Bence, dostlar daima ’gülmek’ ve ’gülümsemek’ arasındaki farkı bilirler, bu nedenle onlara arkadaş değil de ’dost’ deriz zaten. Her sohbette yüreğimi yatırıp masaya, son derece dikkatli ve zarif hareketlerle acı ve hüzün doğuran parçalarıma ulaşır, üzerini örterlerdi. İyi hissederdim bir süre.
Apartmanların üzerinde uçuşan martıları fark ederdim en azından. Ancak
sonra yine hüzün… Yüzsüz hüzün…

Baktığım yerlerde gözlerim
Bazen öyle uzun kalırdı
İnanmazsınız ama
Baktığım yerler sıkılırdı

Sonra sen geldin.

Geldin ve: “Hele şu yükünün birazını bana ver.” dedin. Şaşırdım çünkü
görünüşe göre senin yükünün benimkinden fazlası vardı ama eksiği yoktu.
Sen anlatırken fark ettim ki içinde bir yerlerde bu yüklerle başa çıkmak
için özel eğitimli bir parçan vardı. Bu parça, yükün niteliğini ya da
niceliğini yürekte en hafif duracak hale getirebiliyordu gerçekten.

Konuşurken bir yandan da yüreğimin en tozlanmış ve uzun süredir de yanına hiç uğranmamış parçasını koydun masaya. “Bak,” dedin “bunlar hayat dostu parçalar . Şimdi bunları öyle güzel temizleyeceğiz ki bir daha canın içindeki parçalara dokunmak istediğinde ve hüzne giderken, bunların
ışıltısına takılacaksın. Takılacaksın ki hüzün doğuran acı parçaları
koyuvereceksin yerinde tozlanmaya.

Böylece de zamanla ağırlıkları, olması gerektiği kadar olacak. Oysa sen ha bire parlatıp parlatıp durmadan onlara bakıyordun önceden ve bu da onları olduğundan ağır hale getiriyordu. Oysa tam tersini de yapabiliriz hepimiz. Işıldayan parça daima daha ağırdır. Gel, hayat dostu parçaları ışıldatalım durmadan.”

Sen geldin
Kelimelerini şekere batırarak
Sen geldin
Baktığın yerlerde çiçekler bırakarak

Acıya ve hüzne gereğinden çok yüz vermemeli insan. Ben artık hüznü içimde şişmanlatmamayı başarıyorum galiba. Geçen gün ne gördüm dersiniz? Meğer ne kadar yakışıyormuş martılar denizin üzerine!

Hikâye bu kadar…

Merak edeceksiniz belki, bu değişiklikleri sağlayan huzurum kimdi…

Diyelim ki, kırk yaşını geçmiş veya otuzuna gelmemiş bir adamdı, seksen yaşında bir ihtiyar, hep otuzunda yaşayan bir kadındı ya da dört yaşında bir çocuk; hem hepsiydi, hem hiç biri değildi. Ne fark eder ki? Bir yürek’ti.

Canımın içi değil
İçimin canı olup da
Sen
Geldin
Üstelik
Aşk’ın
Ta kendisiydin..

Hoş geldin

Artık Yağmur Ölü, Rüzgar Ölü

Pazar, 19 Ekim 2008

Uzun bir yoldan geldik. Çok taş arabanın altından yuvarlandı. Asfalt üzerinden gittik sonra uzun bir süre arabaya yapışan mucurların sesi hala kulağımda. Araba küçüktü…nefes sesleri kulağıma çarpıyordu. Önde bir şoför ve yanında tıkış tıkış oturmuş iki kişi daha vardı sanırım. Sesleri kulağımda. Birbirlerine birşeyler fısıldıyorlardı ama benim duymayacağım şekilde. Bende evet hiçbirşey duymadım. Bir yanımda sesi kalın biri oturuyordu. Şimdilerde ağır abi misali. Diğer yanımda biri daha vardı o fazla konuşmuyordu, sadece gözlerimi o bağladı ve sonra sustu sanırım ayak işlerinde kullanılıyordu yanımdaki. Sessizde benim gibi söylenenleri duyuyor ve hemen yerine getiriyordu. Arabada yanımda oturmuştu , birden elimi tuttu yaavaşça diğerleri farketmiyordu hala. Ya da ses çıkarmadılar buna.Elimde elini hissediyordum çok korkuyordum gözlerim karanlıktan başka hiçbirşey görmüyordu. Gözlerime bağladıkları o yünden kumaş gözüme batıyordu. (more…)

36 sorgu. 2.912 Saniyede Olustu.