‘içinde’ olarak etiketlenmiş yazılar

Anlatım Bozukluğumsun

Cuma, 28 Kasım 2008

Öznesi gizli olan bir hayalsin benim için
yüklemini bulsam da öznesini bir türtürlü
koyamadığımsın
tamlayanı eksik tamlananı fazla
nesin sevgilim ? nesin sen ya ?
nasıl bir tümcesin kalbimin dilinde..

bir tümlecin içinde binbir sıfatsın
zamirin varsa zarfın yok
ikilemelerle mi yaşıyorsun yoksa;
nedir bu zincirleme ad tamlamaları
nesin sevgilim ? nesin sen ya ?
nasıl bir tümcesin kalbimin dilinde..

etkin bir cümlesin belli..
peki nedir bu edilgenlik ?
sözlerin olumluysa gözlerin olumsuz
bir her şeyimsin dersin bir de hiçbir şeyim
bu kadar mı duyguları değişken bir cümlesin
nesin sevgilim ? nesin sen ya ?
nasıl bir tümcesin kalbimin dilinde..

bakıyorum..eksiltili bir cümleden ibaretsin
sonra birden farkediyorum ki devrikleşmişsin
ah be canım! bir de kurallı olabilsen..
nesin sevgilim ? nesin sen ya ?
nasıl bir tümcesin kalbimin dilinde..

öylesine zor bir ifadesin ki benim için
manasını bir türlü koyamadığımsın
isteyip te asla ulaşamadığımsın

aslında..
ne kadar tarif etmeye çalışsamda seni
biliyorum.. boşuna..
sen benim anlatım bozukluğumsun sevgilim!

sen benim..
anlatım bozukluğumsun…
Bir taneme..

Sevgisiyle Sevdamı Alevlendiren Tek Aşk’a

Perşembe, 27 Kasım 2008

Sevgisiyle sevdamı alevlendiren tek aşka; Soner Soydaş’a
kimbilir kaç deftere yazıldı aşkın
kaç ağaca kalp içinde kazındı adın
biliyor musun ki kaç yürek sevdi seni
o kaç yürekten biri bendim..

hatıralarla gelen acılar sevinçlerim
oldu senle
ismini anımsayarak değil özümseyerek
dilledim kalbime
kimseler bilmesin diye gizli gizli
sevdiğim; sevgilim
o kaç yürekten biri bendim..

çok gözler ağladı içten içe belki
senin için
çok dil uzak kaldı belki senden
sözlerin için
kaç ten ayrı kaldı teninden
yâri için
o kaç yürekten biri bendim..

ey yüreğine kilit vurmuş
gizli sevdam!
görürsen bir gün bedenen
kabul etmeyen
ruhların kavuşmasını
hissedersen herhangi bedenden
çaktığını şimşeklerin
kaç kadının senin aşkın uğruna
yandığını duyarsan
o kaç yürekten biri bendim..

Suskun

Salı, 11 Kasım 2008

suskun…
sustum…
susmalıydık…
devrik bir cümleyim ben yüklemi bile olmayan.
ve gecede yükselir çığlıklarım,
karanlığın içinde kaybolurken gün.
peki şimdi neredeyim.
tek bildiğim sana söylemek istediklerim,
kağıt kalem elimde yazamadıklarım dolanırken beynimde,
soğuktan titriyor ellerim.
varlığıma yetişemiyorum,
sığmıyorum kabuğuma, ruhumu taşıyamıyor bedenim.
gırtlağıma gömdüğüm o sesin yankısı duyulacak korkusuyla sarsılıyor gövdem.
Söyleyemediklerimi ve yazamadıklarımı da gömüp gırtlağıma yutkunuyorum sessizce…

Ebru Bulut

Sonra Sen Geldin

Salı, 21 Ekim 2008

Bu hikâye senin için! Huzurum…

’Anlamak’ kelimesini sözlüklerden çıkartıp elimle dokunacağım kadar somut hale getirdiğin ve yüreğime yerleştirmeme yardım ettiğin için…

’Anlamak’ ve ’anlaşılmanın’ en güzel denilen sevişmeleri kıskandırdığını bildiğin ve bana da öğrettiğin için… Durum ne olursa olsun, dilinde bu kadar güzel bir ’özgürlük’ şarkısıyla yaşayabildiğin için… Senin için…

…………………

Bu, insanın içinde yaşatıp zamanla sevdiği ve kendisine çok acı verse de, neredeyse bedenine bir organ gibi eklediği, hüzün doğuran tüm uzun soluklu duyguları yerle bir eden, kısacık bir hikâyedir!
…………………

Sonra sen geldin.

Yaşayıp gidiyordum… ’Yaşayıp gitmek!’ Ne saçma! Bu fiili nedense,
hayatımızın sıkıcı olduğunu, bir günün diğerinden farklı geçmediğini
düşündüğümüzde kullanırız. Oysa tam tersi olması gerekmez mi? ’Yaşamak ve gitmek…’ Yaşıyorum, gidiyorum, yol alıyorum. O halde şöyle demeliyim:
“Yaşıyordum ama gitmiyordum” Veya: “Gidiyordum akıp zaman içinde
kaybolmuş vaziyette, ancak yaşamıyordum.”

Bir aşk hikayesine boyanmıştı bütün mevsimlerim
Tuhaflığı yoktu yazın kazak giyip de
Kışın denize girişimin
Kazağımda da aşk kokusu vardı
Acıma dokunan ve
Nasıl kokacağını şaşıran
Yosunlarda da

Sonra sen geldin.

“Hadi gel, hayatı anlayalım ve anlatalım.” dedin. Çok konuştuk bu konuda
çok… Hem her duygunun tarifini almak istedin hem de hepsi hakkında
bildiğin ne varsa bana vermek. Seninle konuştukça, kendime dair son derece basit ama yine de hiç üzerinde durmadığım bir şeyler olduğunu görmek beni nasıl da şaşırtıyordu.

………………………..

’Acı’ konusunda çok konakladık…

Kanattıkça beni böyle acı
Ve sohbetler yetmeyince nefes almaya
Ağlardım
Yaralarımdan şiir yapardım

Acı bir annedir, durmadan hüzün doğuran. Ahh, ben o hüzünlerle boğuşmak, azıcık nefes alabilmek için kaç kitap okudum, kaç film izledim, kaç hayat belledim, bir bilseniz.

Yooo! Dostlarıma haksızlık edemem şimdi. Turuncuya boyalı güney
akşamlarından, fesleğen kokulu batı ikindilerinden, kuzeyin gri
sabahlarına kadar kaç sohbet vardır yüreğimde daima saklayacağım. Ahh,
benim kelimelerle beyinlerinde tepindiğim dostlarım… Nasıl da isterlerdi
gözlerimden yanaklarıma dökemediğim gülüşleri görmeyi.

Bence, dostlar daima ’gülmek’ ve ’gülümsemek’ arasındaki farkı bilirler, bu nedenle onlara arkadaş değil de ’dost’ deriz zaten. Her sohbette yüreğimi yatırıp masaya, son derece dikkatli ve zarif hareketlerle acı ve hüzün doğuran parçalarıma ulaşır, üzerini örterlerdi. İyi hissederdim bir süre.
Apartmanların üzerinde uçuşan martıları fark ederdim en azından. Ancak
sonra yine hüzün… Yüzsüz hüzün…

Baktığım yerlerde gözlerim
Bazen öyle uzun kalırdı
İnanmazsınız ama
Baktığım yerler sıkılırdı

Sonra sen geldin.

Geldin ve: “Hele şu yükünün birazını bana ver.” dedin. Şaşırdım çünkü
görünüşe göre senin yükünün benimkinden fazlası vardı ama eksiği yoktu.
Sen anlatırken fark ettim ki içinde bir yerlerde bu yüklerle başa çıkmak
için özel eğitimli bir parçan vardı. Bu parça, yükün niteliğini ya da
niceliğini yürekte en hafif duracak hale getirebiliyordu gerçekten.

Konuşurken bir yandan da yüreğimin en tozlanmış ve uzun süredir de yanına hiç uğranmamış parçasını koydun masaya. “Bak,” dedin “bunlar hayat dostu parçalar . Şimdi bunları öyle güzel temizleyeceğiz ki bir daha canın içindeki parçalara dokunmak istediğinde ve hüzne giderken, bunların
ışıltısına takılacaksın. Takılacaksın ki hüzün doğuran acı parçaları
koyuvereceksin yerinde tozlanmaya.

Böylece de zamanla ağırlıkları, olması gerektiği kadar olacak. Oysa sen ha bire parlatıp parlatıp durmadan onlara bakıyordun önceden ve bu da onları olduğundan ağır hale getiriyordu. Oysa tam tersini de yapabiliriz hepimiz. Işıldayan parça daima daha ağırdır. Gel, hayat dostu parçaları ışıldatalım durmadan.”

Sen geldin
Kelimelerini şekere batırarak
Sen geldin
Baktığın yerlerde çiçekler bırakarak

Acıya ve hüzne gereğinden çok yüz vermemeli insan. Ben artık hüznü içimde şişmanlatmamayı başarıyorum galiba. Geçen gün ne gördüm dersiniz? Meğer ne kadar yakışıyormuş martılar denizin üzerine!

Hikâye bu kadar…

Merak edeceksiniz belki, bu değişiklikleri sağlayan huzurum kimdi…

Diyelim ki, kırk yaşını geçmiş veya otuzuna gelmemiş bir adamdı, seksen yaşında bir ihtiyar, hep otuzunda yaşayan bir kadındı ya da dört yaşında bir çocuk; hem hepsiydi, hem hiç biri değildi. Ne fark eder ki? Bir yürek’ti.

Canımın içi değil
İçimin canı olup da
Sen
Geldin
Üstelik
Aşk’ın
Ta kendisiydin..

Hoş geldin

Ben Yapamıyorum

Pazar, 19 Ekim 2008

Zaman içinde nasıl şekil alacak bilmiyorum ve nereye doğru gidecek hiç bilmiyorum ama ben seninde dediğin gibi asla sensiz bir hayat istemiyorum. Diyorsun bana ya ayrılmak zorunda kalırsak… Ne acı! düşünmem bile ben, bu benim sana olan sevgimi zedeler sadece, bu düşüncenin yüzeyini bilmem ama özünde ayrılık vardır… Bu akşam yol uzun, hava karanlık daha da koyusundan, en siyahın, gözlerinin… Ben kendimi adadığım bu paslı coğrafyada, paslanmış bir paspallıkta yol almaya çalışırken, ayağıma çamur yerine geçmişimin zincirlerini vurmam, karlı havalarda işe yarasın diye… Sanadır olan bütün yollarda engel diye gördüğüm bütün yalan aşkları aştım..! Lakin ben ne kadar ilerlemeye çalışırsam çalışayım her kurak iklimde, bir terslik oluyor işte… Bir çocuk misali bayramdan sayıyorum senle geçen her günü… Ceplerime ev ev dolaştığım umutları şeker misali diziyom. Her defasında yeni bir umut verdiğin için, geçmişe dair bütün anıları çürük dişlerimde ezdim… Çürüttüğüm dişler anısına, biraz utangaçlıkla gülebildiğim gözlerinde, yansımamı görünce benden ait bir parça görüyorum. Gördüğüm parçaları yap-boz misali evirdim, çevirdim ve her nasıl olduysa her defasında yüzüne erdirdim… Bir Anadolu çatlaklığında, kurak iklim çocuğuyum. Anadolu’nun ortasında, kaybolmaya yüz tutmuş bir kasaba misali yaşadım. Kaybolduğum aşklar, yitireceğim, kavuşamayacağım sevdaların tellalıymış, anlayamadım. Ben her defasında babamın bir yılbaşı günü aldığı arabayı hırsla sürttüm toprak bayırlara… (more…)

30 Ağustos Zafer Bayramı

Cumartesi, 30 Ağustos 2008

GÜNÜN ANLAMI VE ÖNEMİ

Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla yurdumuz tamamen elimizden alınıyor, vatanımızda hür olarak yaşama hakkımıza son veriliyordu. Yüzyıllardır üzerinde bağımsız olarak yaşadığımız bu topraklar düşmanlara veriliyor, bizim de bunu kabul etmemiz isteniyordu. Türk milletinin bu durumu kabul etmesi elbette mümkün değildi. 19 Mayıs 1919′da Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla, lideriyle kucaklaşan Anadolu, Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Amasya Genelgesi’nin yayınlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919′da Ankara’ya gelen Atatürk, 23 Nisan 1920′de TBMM’yi kurdu. Böy-lece hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu. Hem de Kurtuluş Savaşı’nın merkezi Ankara oluyordu. TBMM meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini aradı. (more…)

Babazula Röportajı

Cuma, 22 Ağustos 2008

”Artık üç kişi sahnede çalabiliyoruz ve epey sertleştik.
Bana göre; globalizmin amacı bize kökleri unutturmak.
Bizimse tam tersi!”

”Çok ama çok üzgünüz.
Canım memleketimde turne yapamıyoruz!”

Baba Zula’dan yeni albüm, ”Kökler”
(more…)

Adı Konmamış Yalnızlığın

Çarşamba, 13 Ağustos 2008

Gerçekler acıtır içimizi. Kimi zaman ölümlerdir kimi zaman sevgilinin göz yaşlarıdır. Öyle bir ana sarar ki gökyüzü. Kendimizi kandırmaya müstahaktır yarınlar. Kimi zaman öyle bir an olur ki adını bile koymadığın çocuğundan olursun. Adını koyamazsın çünkü. İlk olsa da koyamazsın çünkü olamazsın. Acıdır kanar yüreğinde.  Sevgilin hastadır ateşler içinde yanıyordur ama ulaşamazsın istediğin vakit. Bir derece azalması için kahredersin kendini. Ama elinden bir şey gelmez. Uzaksındır sadece metreler olsa da. Kalbin onun için atmaktadır. Ama yetmez mesafeler. Güzelliği bile yalan olmuştur. Kalbin yaralıdır ateşler içinde. Elin değmez eline. Kahrolup yitip gidersin. Adı konmamış yalnızlığın kahrolası gecelerde. Sensizlik ateşi çoktan dağlamış yüreğini….

11.08.08 23:36

Orta Şekerli Düşler

Cumartesi, 12 Temmuz 2008

Önümdeki yol, sonuna kadar gitmediğim sürece,
bana geçmişin yansıttıkların dan fazlasını vaat etmeyecekti
Biliyordum.
Yine de bir umuttu beklide içimde ısrarla büyütmeye çalıştığım…
Bilmiyordum ne kahvenin yansımaları nede bir telvenin beni anlatabileceğini
Boş bir bakıştı sadece, biri çıkacaktı, işte sen buradasın telvelerin arasında ne kararmış ne aydınlanmış
Çelişkiler içinde olduğun yerde…
Bir şeyler arıyordum umutsuzca bir umut peşinde bir aydınlık görebilirdim belki
Görebilseydim inanabilir miydim? Bilmiyorum…
(more…)

41 sorgu. 2.767 Saniyede Olustu.