Rüzgar ve Yağmur
Çarşamba, 22 Ekim 2008Kıyıya vardıklarında saydam bir kayık onları bekliyordu. Deniz her zamankinden durgundu. İskele tahtalarına vuran küçük dalgalar Yağmur’un ayaklarını ıslatıyor, bedenine tatlı bir ürperti veriyordu. Rüzgâr ise hiç konuşmuyordu. Gidişi onu çok üzecekti. Hala kızgındı kendine. Onu göndermeyebilirdi istese, ya da onunla birlikte gidebilirdi. Ama kayık tek kişilikti ve yalnızca yağmuru taşıyabilirdi.
Yağmurun o gün üzerine giydiği siyah uzun elbiseyi ona rüzgâr almıştı. Saydam vücudunu ortaya çıkaran, daracık bir elbise… Kaçıncı olduğunu unuttukları bir doğum gününde bir anda giydirivermişti ona yeni elbisesini. Yağmur utanmıştı o an rüzgârdan. Çekingen bir tavırla: “Neden siyah bir elbise aldın” diye sordu. Huzursuzdu bu elbise ile görünmekten.
- Biliyorum, bir gün gelecek ve sen gideceksin. Bu elbiseyi o gün için aldım.
- Gitmek mi? Bu da nereden çıktı?
- Kendini kandırma. Rüzgârım ben, hayatın hangi yönde estiğini bir ben bilirim. Gün gelecek ve sen benden kopacaksın. Uzak diyarlara yelken açacak, bensiz yağıp ağlayacaksın.
- Lütfen böyle sözler söyleme, ben senden asla ayrılmayacağım!
- Ve ben seni özlüyor olacağım. O gün üzerinde bu elbise olsun istedim. Aklımda son kez bu elbise ile kal. Onu benden uzak diyarlarda yaşarken giydiğini bileyim. Bu bana yeter…
- Rüzgâr… (more…)
İlişkiler, camdan yapılmış şato gibidirler. Tamamlandığında alabildiğine ihtişamlı, tek darbeyle tuzla buz edilebilecek kadar hassas, yıkıldığında kırıklarını mesafelerce öteye fırlatabilecek kadar kuvvetli, dokunanı kanatacak kadar keskin ve tehlikelidir.




