Bir Şizofrenin Günlüğü
Koşar adımlarla eve doğru ilerliyordu, bende arkasından. Hülya bir elinde küçük siyah çantası diğer elinde anahtar. benim bir metre kadar önümden hızla ilerliyordu. Hülya o an dikkatini çeken her şeye küfürler savuruyordu. Korna çalan arabalara, ayaklarına takılan taşlara, çantasının sallanan zincirine, saçlarını durmadan gözüne sokan rüzgâra, tokasının yanında olmayışına, kendisine, her şeye, herkese. Bahçe kapısını gürültüyle açıp daha doğrusu çarpıp binadan içeriye girdi. Girdiği bina dört katlı eski, duvarları rutubetten kabarıp dökülmüş, hafif loş ve daha kapıda burnu yakan bir küf kokusu karşılıyordu insanı. Hülya bir dakika sonra üçüncü kattaydı. Kapıyı açtı, elindeki çantayı da, anahtarı da duvara çarptı. yaklaşık iki dakika sonra elindemki izmariti kapının girişine atıp içeri girdim, kapıyı çarpmamla müthiç bir gürültü tüm evde yankılandı. Hülya ağlıyor eline ne geçerse fırlatıp kırıyordu..
—senin için daha ne yapabilirim anlamıyorum. Daha ne kadar çalabilirsin ruhumdan, hayatımdan. Hala bıraktığın bir şey var mı bana dair. Söyle lanet olası. Ne yapmadım senin için..
Hıçkırıklara boğuluyor, delirmiş gibi evin içinde dolaşıyor eline geçeni duvara yapıştırıyordu. Salonda koltuğa oturmuş, dirseklerimi dizlerime dayayıp başımı iki ellerinin arasına aldım, ilk defa endişeliydim, onu hiç böylesine çıldırmış görmemiştim. Genelde balataları sıyıran ben olurdum, roller değişmişti ve bu hiç iyiye alamet değildi. Hülya hızla bana doğru ilerledi. Omuzlarından tutup sarstı..
—sana diyorum, bana cevap ver.
Ben susuyor, Hülya sakinleşmek bilmiyor, kollarıma vuruyor, yakama yapışıp sarsıyordu.
—bıktım artık. Bu yaptıklarından bıktım anlıyor musun? Ben seni sevdim, çok sevdim, lanet olsun.
Derken, ayaklarımın dibine yığılıyordu. Ağlıyordu. Bu durumda ne yapacağımı kestiremiyordum, yapacağım bir şeyinse işe yarayıp, yaramayacağından emin değildim. Sadece her zaman ki gibi pişmandım, fakat bu sefer konuşmalarımın, davranışlarımın, yaptıklarımın yersizliği acıtmıştı ilk defa canımı.
Hülya başını kaldırıp kocaman siyah gözlerini gözlerime dikip;
—bu sefer bitti, sende biliyorsun. Çünkü artık ben bittim.
Hülya, iki yıldır belki de ilk defa bu denli farklı, birşeyleri anlamış bakıyordu. Başını dizlerime koydu, artık hıçkırmıyor, usul usul ağlıyordu. Bundan cesaret alıp, ürkek, saçlarına dokundum. Upuzun yorgun saçlarını düzelttim. Bu sefer sevgiyi gördüm ellerimde. Yüzüne dokundum. Gözyaşlarını parmak uçlarımla sildim, hiç incitmek istememiştim oysa, ya da istemiştim ama artık istemiyorum. Elimi sıcacık tuzlu, ıslak yanağına dayadım; sevgimi ellerimde hissediyor o`nun yüzündeki, içindeki acıyı almasını umud ediyordum.iki yanağını avuçlarımın arasına alıp bende yere süzüldüm. Avuçlarımın arasındaki yüzü tuzluydu ve hala sessizce akıyordu yaşları. Gözlerinin içine bakıp, ilk defa;
—seni seviyorum, biliyorsun bebeğim.
Dedim. Başka bir şey gelmemişti ardından, bu sözler bile birden bire çıkıvermişti ağzımdan; Orhan Veli`nin dediği gibi; “herşey birdenbire oldu”. Avuçlarımın arasındaki yüzü kendime doğru çekip, dudaklarımı dudaklarına mühürledim. Sanki bir daha dudaklarım öpmeyecekti, bir daha hayat değmeyecekti dudaklarıma. Becerebilirse doymalıydı ruhum. Uzun uzun öpüştük, Gözyaşları arasında en muhteşem sevişme ayinimiz gerçekleşti. Sanki bir son, bir vedasıydı tenlerimizin birbirine. İlk defa kaybetmenin tarifsiz korkusunu tattım.
Hülya toparlandı, elini yüzünü yıkadı. Son bir kez mühürleyip dudaklarını dudaklarıma çantasını aldı, üzerinde benim aldığım kanatlı bir melek olan anahtalığını duvardaki çiviye astı. Bedenim kaskatı kesilmiş, düşüncelerim, dilim donmuştu, genzim acı acı yanıyor, yutkunmak istiyor fakat onu bile beceremiyordum; beyni felç eden sessizlik arasındaki tek ses deli gibi korkudan çarpan kalbimin sesiydi. Kapıyı yavaşça çekti ardından.




















Nisan 9th, 2008 - 14:21
Başarılı bir kalem tutuşunuz var kutlarım
Nisan 10th, 2008 - 14:56
Çok değişik bir hayata bakış açısı
zeynep farklı ve seçilmişlerdensin