Her Bahar
Pas tutmuş merdiven demirleri, gecenin karanlığında kendini hissettirmek adına ellerimizi kirlenmiş bir sarıya boyuyor,gelecekte de varlığını sürdürecekmiş izlenimiyle aydınlığa kavuşmayı beklercesine, tenimize işliyordu .Yarım kalmış basamakları çıktıkça, eski harabe evlerdeki gibi , kırılmaya hazır merdiven tahtalarının, adımlarla buluştuğu an, çıkan ses,etin bıçakla kesilmesi anında işitilen gıcırdamalara benzer bir üslupla geliyordu kulağıma.Ve bir köşeye çekilip, usulca ağlayan bir kız çocuğunun sesi gibi , koridorun boşluğuna sesleniyordu sessizlik şarkısı. Uzun bir soluğu andırıyordu rüzgârın çıkardığı ufak esintilerin birleşmesi. Hüzün ile ağlamayı kucaklaştıran çıtırtılar ve rüzgârın sevişmesi hiç bu kadar göz önünde yaşanmamıştı. İzledikçe acı çeken ruhlarımız, bedenden çıkmak için çığlıklar atıyor ve bir daha yaşanmaması için bu acıyı karanlığa sürüklüyordu, çıldırmış bir gövdenin acımsı haliyle.
Neden buradaydık, neden karanlığın siyah gelinliğini giydirdiği eskilerle bürünmüş bu bina nice anıları koynuna saklamıştı ve sebebini bilmediğim, intikam denizinden çıkamamış ruhların, ağlayışları vardı boynunu bükmüş önümdeki harabenin her taşında ve attığımız her adımda. Hava gittikçe aydınlanıyor, güneşin gülen yüzü, yıkılmış çatının deliklerinden içeri sızdıkça taşlardaki kurumuş kan örtüsü, taze bir gelinin kurşunlaşmış ellerindeki kan ile harmanlanmış kınanın kucaklaşması rengini anımsatıyordu bana. Ağır darbeler yemişti nice insanın nefes aldığı bu bina. Bir koca çınarın yıkılışının öyküsünü anlatan binlerce insanın nefes verdiği, taştan çınarlar diyarındaki diğer apartmanlarda harap olmuştu. Bu yıkık harabe, acı çekerken ağlayışların, haykırışların, gözyaşlarının mezarı oluvermişti bir anda. Güneş ellerini uzattıkça, kanın boyadığı duvarlar gün yüzüne çıkıyor,ve sesini duyurmak için uğraşan hatıraların sırdaşı duvarlar, kulağıma fısıldarcasına ağlayışlarını dile getiriyordu,hüzünlü masalları anlatıyordu içindeki tüm buruklukla.
Araştırma için bulunduğumuz, nice sohbetin ve nice hatıranın saklı olduğu bu ev, dillere destan bir aşkında sonu olmuştu. Sevdiğine kavuşmak adına evden kaçan Gülizar’ın öyküsünü anlatıyordu yıkımların arasında kalan yırtık fotoğraf parçaları.Diğer bir tarafta ise hayatını sadece üç saate sığdırıp, geleceğin başbakanı olmayı hayal eden Ali’nin hüzünlü hikayesi vardı.Bir tarafta da belki de acıların en büyüğünü çeken ,bebeğini kaybeden annenin öyküsü….ve tarifi zor binlerce acı. 17 ağustos sadece bedenleri gömmemişti taşların altına.O bedenlerin, umutlarını ,asla bir daha kavuşamayacakları hayallerini, bakmaya doyamadıkları sevdiklerini ,çocukluklarını , gençliklerini ve söyleyemedikleri sözlerini gömmüştü taş yığınlarının arasına. Derin acılar çekilmişti ve asla unutmayacakları yüzler için dökülen göz yaşları vardı kanla boyanmış, taşların sırtında.Gecenin üçünde insanlar, karmaşanın ortasında, gözlerini derin bir sarsıntıyla açtılar. Nicesini toprağın derinliklerine çeken deprem, kimilerini de evsiz ocaksız bırakarak sefaletin acısını indirdi yüreklere. Dokuz yıl önce on yedi bin sekiz yüz kırk insanın bedenleriyle doğaya saklanan depremin bıraktığı izler, bu gün ılık ama yakıcı bir esintiyle anılarak yüreklerdeki izleri tazeledi. Hayata geliyoruz nefes alıp yaşamak için mücadele veriyoruz , kimi zaman savaşçı kimi zaman ise savaşmadan mağlup olanlardan oluyoruz. Doğa, ana, baba ,genç, yaşlı demeden koynuna aldığı insanların acılarını tazeliyor her bahar yeni bir çiçek açtığında. Tüm dünya insanlığı için depreme karşı korunmaya geçmek ve bir daha toprağın derinliklerinden gelen katliama seyirci kalmamak dileğiyle.







