I’ve lost my heart in Heidelberg..?
Heidelberg..Dünya üzerindeki en güzel şehirlerden biri..Tarihi yapıtları, ormanların mevsime göre rengarenk boyadığı tepeleri, iki tepeyi adeta ayırırmışçasına şehrin ortasından akıp giden nehri, meşhur köprüsü, cafeleri, ilginç insanları (sanki Guinness’in ünlüleri burada toplanmış!), hele de eski şehirde gördüğüm nostaljik ev manzaralarıyla asfalt nedir bilmeyen ve hala var olduğuna sevindiğim tas sokaklar beni bu şehre bağlıyor.
Sanki bu sokaklar hala eski insancıl ilişkileri barındırıyormuş gibi sıcacık gülümsüyorlar bana.
Ama eminim ki, hiç görmediğim kadar aşık olduğum İstanbul kendine öz manzaralarıyla daha fazlasını hissettirir; bana kucak açardı. (Bülbülü altın kafese koymuşlar, ille vatanim demiş; dersem anlarsınız herhalde.)
Ben yine de bu şehrin güzelliğini yasamaya çalışıyorum. Karamsar değil, negatif ruhlu hiç değilim; sadece hayata bakış açım farklı, yaşadıklarım ve yüreğim farklı; belki de bana özgü demek daha yerinde olur.
Canım’dan sonra da iste hissetmeye çalışıyorum. Bu kez “buraları seninle gezeceğim; bu kaleden seninle sarılarak seyredeceğiz Heidelberg’i” diyebileceğim kimse yok telefonun diğer ucunda.
Tepe püfür püfür esip üşütüyor o ayrı; ama artik eskiden içimi inceden ısıtan hayaller bile üşütüyor beni…

İçimden Heidelberg’le konuşuyorum: ‘Başımı yaslasam göğsüne..? Sen kabul eder misin beni ey güzel şehir?’
Diyebilir miyim? Bunu isteyebilir miyim? En önemlisi o kabul eder mi? Alışkın olduğu insanlığa yabancı olan ben’i dost kabul eder mi? Sırlarımı kaleye saklar, hüzünlerimi nehrine atıp beni hafifletir mi?
Aslında o kadar farklı insani almış ki Heidelberg; aklınıza en gelmeyecek insan manzaraları bile mevcut o sokaklarda. Ludwig IV. der Sanftmütige, Carl Bosch, ünlü sosyolog Max Weber, rapçi Kool Savaş’tan tutun, Charles de Gaulle, Goethe gibi kimselere misafirperverliğini göstermiş, caddelerine Doğu ve İslam kültüründen İkbal gibi şahısların isimlerini vermekte çekinmemiş; hoşgörülü, zengin ve olgun bir şehir.. Yani en bilgininden, meşhuruna ve delisine kadar çok şey görmüş; bir de benim hassasiyetime ve acıma tanık olsun, ne farkeder?
Garip olansa istediğim halde onda bir teselli bulamamam! Sanırım her gurbetçi gibi ben de yabancı olmanın, kendimi bir yere ait hissedememenin sancısını çekiyorum.
Bir yandan Vesely’in “I’ve lost my heart in Heidelberg” ini mırıldanıyor, diğer yandan önüme nedensizce koyulan (ya da koyduğum?) şartlanmışlık engelleri neşemi tamamlamama izin vermiyorlar.
Nedir bu ruh hapsetmeler? Nedir bu tutuculuk?
İtiraf etmeliyim ki, kendini dünyanın merkezinde hisseden insanlara imreniyorum. Öyle olabilmeyi istiyorum belki de; çünkü hayatta en çok hedefe ulasan onlardan çıkıyor. En çok gerçek ya da rol icabı mutlu olan yine onlar.
(Mutlu olduğunu gösterebilmek bile ayrı bir takdir gerektiren marifet!)
…
.jpg)
Söz yine dönüp dolaşıp ’sana’ geliyor..
Heidelberg’i yazacağım dedim; hemen karıştın satırlarıma. Sen de haklisin.. O kadar çok yaşanmışlık (ve yaşanamamışlığın hüznü) var ki, seni artik bir şeyden ayrı düşünebilmem imkânsız.
Ancak simdi görebiliyorum sende nasıl kaybolduğumu!
Kendimi bulmama da ancak sen yardim edebilirsin. Yetmiyor; ne şehirler, ne kitaplar, ne şarkılar.. Duada bile şifa bulamıyorum, çünkü orda bile varsın..
Belki de Heidelberg şahit olmamalı ağladığıma..
Bahar geliyor.. Belki de senin gözlerine baktığımda parlayan yıldızlarımı görüp te yeşillenmeli Heidelberg..
Belki de bu mevsim yeni bir başlangıca Heidelberg’in romantizmi start vermeli..
Seninle Heidelberg’in tas sokaklarında karşılıklı kahve içtiğimizi düşlemeyi çok özledim…

