Saat gece 00,39 bilgisayarımın karşısındayım. Her zaman ki gibi. Yanımda yatakda uyuyan kişi uyanmasın diye sessizce yazıyorum bu satırları. Yavaşça basıyorum tuşlara, teker teker. Sessizce. Gündüz zamanındaki gibi on parmak değil.Her yazımda olduğu gibi buda saçmalamalarımla dolu olacak. Yazılarımın çok azını yayınlasam da belki de bazılarınız çoktan adımı tanımaya başlamıştır bile. “Ahh gene o adam. Saçma, okumama bile gerek yok” Belki de haklısınız. Ben olsaydım okumazdım. Sonuçta yazılarım benim ürünlerim. Saçma bir adamdan düzgün bir yazı beklenemez. Hastalıklı ve paranoyak zihnimden ellerime akan sözcükler klavyeden ekranıma geliyor. Ve beyaz arka planın üzerinde duran bu siyah semboller gözlerimden geçerek tekrar zihnimde yankılanıyor. Demin yazdıklarımı düşünürsek bu bir adamın aynaya karşı konuşmasına benziyor. Karşılıksız, yorumsuz, sevimsiz, boş ve sessiz…
Tıpkı yanımda yatan ve biçimli bacaklarından biri ince örtünün altından görünen kadın gibi. Neden hala benim yanımda anlayamıyorum. Ben kendimden nefret ederken o nasıl beni sevebiliyor? Ben kim olduğumu bilmezken o nasıl beni bu kadar iyi tanıyabiliyor. Diğerlerine karşı kapalı bir kutuyken, o nasıl tek bir bakışla anlayabiliyor, her şeyi ve beni?
Onun zihninde neler dolaşıyor? Rüyamı görüyor? Gerçekten uyuyor mu? Yoksa karanlıkta fark edemediğim kadar az bir şekilde gözlerini açarak bana mı bakıyor? Siyah göz bebeklerimin etrafındaki beyaz olması gereken kırmızıya dönmüş yere mi bakıyor? Bir deliye mi bakıyor? Bir sevgiliye mi?
Yoksa yavaşça klavyede ki tuşların çıkardığı ritmik tıkırtıyı mı dinliyor…