‘Denemeler’ Kategorisi için Arşiv

Duygularım Çok Hasta…

Pazar, 14 Eylül 2008

..ve ey hayat
Ey yaşananlar, ey gözü karalığım, ey mutlu an(ı)larım
ey umursamaz tavırlarım…
Nerelerdesiniz..¿

Sizlersiz yaşamak nasıl olacak bilmiyorum ama olacak…
Üzgünüm : ( / )
“Müebbet” indeyim..!
(more…)

“Mutsuzluk”

Pazartesi, 08 Eylül 2008

Bugün sabahın erken saatlerinde otobüs ile eve gelirken etrafıma bakındım. Yeni başlayan okula giden öğrenciler, işlerine gitmeye çalışan orta gelirli fakat aramasız “deri çantalı” kişiler. Takım elbise içerisindeki ayılar. Hergün zorunlu olarak bindiğim fakat tiksindiim otobüs her çeşitten insan doluydu her zamanki gibi.

Arkadan üçüncü sıranın sol cam tarafındaki her zamanki yerime oturdum. Çoğunluk sanki bu yeri özellikle ayırtmışım gibi boş olur. Yada bana öyle denk gelir. Otobüs içerisindeki konumlar güneşin geliş açısına göre değişir nede olsa… Kulağımda Metallica- One dinlerken etrafıma bakındım. Müziği kapatıp kulaklıkları cebim tıkıştırdım. Ve insanları dinlemeye başladım. Bunu uzun süredir alışkanlık haline getirdim. Böyle yaptığımda gazate yada televizyon izlememe gerek kalmıyor. “Otobüsten al haberi”.

İnsanların konuşmalarını sanki dışarıda çok önemli bir şey varmış edasıyla dinlerken bir şey fark ettim. Otobüste ayakta olsun oturan olsun pek çok kişi vardı. Elli belkide yüz kişi. Ama bu balık konservesi gibi otobüse tıkılmış insanların tek bir ortak yanı vardı. Hepsi mutsuzdu. Herkesin herşeyden ve heryerden bir şikayeti vardı. Kimi birne kızıyor, kimi rahat rahat oturduğu halde koltuğun bir tarafına battığını iddaa ediyordu. Yanımda oturan güzel kız telefonla hararetli bir şekilde anlamadığım bir dilde konuşuyor sürekli yaşlar dolan gözlerini siliyordu. (more…)

Susmak Her Acıya Çare mi?

Pazar, 31 Ağustos 2008

Susuyorum..

Umarsızca ve sonsuzluğa değin susuyorum.Sana,ona,buna,her şeye,aklımın en ücra köşelerindeki düşüncelere susuyorum.. Kayıtsız kalıyorum çok şeye.Cevap vermemek,ağzımı açıp tek kelime etmemek en büyük cevap gibi geliyor bana.Belki çok şeyden yara almamı engelliyor ve canım daha az yanıyor. Kalbimden bir şeyler kopup geliyor ben sustukça. Önce kalbimi susturmayı deniyorum. Nafile.. Çok uğraşıyorum ve ilk kez kalbime cevap veriyorum. Dışarıya susarken kalbe cevap vermenin en büyük nankörlük olduğunu anlayınca durup düşünüyorum ve fark ediyorum.Ben acıya susuyorum. Ona kayıtsız kalıyorum.Bu öyle bir acı ki insanın bütün duyu organlarını kör ediyor ve kapalı kaldığı kutu içinde kendine eziyete başlatıyor.En başlarda bu acıya ad koymak için çok uğraşıyorum.Her satırda ‘bu acı’ diye bahsetmek istemiyorum.Sonra bir vahiy geliyor fikrimin en kuytu köşelerine.’Aşk’ bu acının adı…’’Aşk’’ Bütün idrak yolların kör oluyor.Karanlık ve kapalı bir kutuda işkence ediyorsun kalbine.Canının acısına aldırmıyorsun. (more…)

İnternet

Salı, 26 Ağustos 2008

Saat gene gecenin bir yarısı ve ben gene bilgisayarımın başındayım. En sevdiğim arkadaşım internetle birlikteyim.

İnternet üzerinde istediğiniz kimliğe bürünebilirsiniz. Çünkü kimse birbirini tanımadığından herkes yalan söyler, sizin yalanlarınızın onun yalanlarını yansıtmaların korktukları için anlasalar bile birşey demezler. Hergün forum, messenger, facebook gibi yozlaşmış ortamlarda yeni insanlarla tanışıyorum. Hepsini olmadığım birşey olduğuma ikna ediyorum. Benimle konuşuyorlar. Bende onlarla konuşuyorum. Yalan söylüyorum. Lisede okul müdürünün bir lafı aklıma geliyor, “Birkaç yıl sonra manyak gibi makinelerle konuşağız herhalde” iğrenç ve tiksindirici bir adam olsada haklılık payı var.

Ama o insanların tanıdıkları kişi ben değilim. Onları koskoca bir yalana inandırıyorum. Bu o kadar sık oluyor ki benliğimi kaybetmeye başladığımı hissediyorum… Ama sanırım bu tam bir yazı değil… Bu büyük ihtimal şu imdat çağrılarından biri olsa gerek. Belki de bir itiraf… (more…)

00,39

Cumartesi, 16 Ağustos 2008

Saat gece 00,39 bilgisayarımın karşısındayım. Her zaman ki gibi. Yanımda yatakda uyuyan kişi uyanmasın diye sessizce yazıyorum bu satırları. Yavaşça basıyorum tuşlara, teker teker. Sessizce. Gündüz zamanındaki gibi on parmak değil.Her yazımda olduğu gibi buda saçmalamalarımla dolu olacak. Yazılarımın çok azını yayınlasam da belki de bazılarınız çoktan adımı tanımaya başlamıştır bile. “Ahh gene o adam. Saçma, okumama bile gerek yok” Belki de haklısınız. Ben olsaydım okumazdım. Sonuçta yazılarım benim ürünlerim. Saçma bir adamdan düzgün bir yazı beklenemez. Hastalıklı ve paranoyak zihnimden ellerime akan sözcükler klavyeden ekranıma geliyor. Ve beyaz arka planın üzerinde duran bu siyah semboller gözlerimden geçerek tekrar zihnimde yankılanıyor. Demin yazdıklarımı düşünürsek bu bir adamın aynaya karşı konuşmasına benziyor. Karşılıksız, yorumsuz, sevimsiz, boş ve sessiz…

Tıpkı yanımda yatan ve biçimli bacaklarından biri ince örtünün altından görünen kadın gibi. Neden hala benim yanımda anlayamıyorum. Ben kendimden nefret ederken o nasıl beni sevebiliyor? Ben kim olduğumu bilmezken o nasıl beni bu kadar iyi tanıyabiliyor. Diğerlerine karşı kapalı bir kutuyken, o nasıl tek bir bakışla anlayabiliyor, her şeyi ve beni?

Onun zihninde neler dolaşıyor? Rüyamı görüyor? Gerçekten uyuyor mu? Yoksa karanlıkta fark edemediğim kadar az bir şekilde gözlerini açarak bana mı bakıyor? Siyah göz bebeklerimin etrafındaki beyaz olması gereken kırmızıya dönmüş yere mi bakıyor? Bir deliye mi bakıyor? Bir sevgiliye mi?

Yoksa yavaşça klavyede ki tuşların çıkardığı ritmik tıkırtıyı mı dinliyor…

Mavi Camlı Meyhane

Perşembe, 14 Ağustos 2008

Düşünüyorum olmuyor sonra tekrar düşünüyorum… Tam olacak gibi oluyor, sonra yok oluyor. Uzatıyorum elimi tam tutacak gibi oluyorum sonra tökezleyip düşüyorum şehrin ıslak kaldırımına… Bir dahakine diyorum kendi kendime ve kafamı öne eğip sokak lambalarının eşliğinde yürüyorum… O mavi camlı meyhaneye yanaşiyorum… Gökyüzünde ki yıldızlar göz kırpıyor bana… İçeri giriyor her zamanki köşeme çekliyorum… Rakı diyorum rakı getir bana… Bir yandan yine gözüm yukardaki yıldıza ilişiyor… Ne demek istiyordu acaba neler fılsıldamak… Sonra “buyrun efendim” diyor garson çocuk ve biraz su biraz buz katıyorum… Of diyorum kendi kendime şu masada seninde bir kadehin olsaydı… Tokuştursaydık ölümüne… O an unutsaydık herşeyi bir sen ve birde ben kalsaydım masadaki düşlerimizde… Baksaydık gözlerimize uzun uzun… Bu bitti deseydin… Bir kadeh daha doldursaydım bardağına… Tam ağzına götürecekken kadehi, birden aklına gelseydim…

Neler oluyor bana yine yıldıza gitti gözüm… Hey yıldız söyle artık ne söyleyeceksen yoksa sarhoş olacak ne seni dinleyebilecek nede aşağılardan gelen kadeh seslerini duyabileceğim… Bana cevap verircesine gökyüzünün karanlığına kaydı… Karıştırdım acaba hangisiydi benim yıldızım, hangisiydi bana bişeyler söylemek isteyen… Bakıyorum iyice ama ayırt edemiyorum…

Sende kayboldun be güzel yıldız, tıpkı düşlerim gibi… Bardağıma bakıyor ve az kalmış diyorum… Ne zaman bitmişti ki bu… Durmuyor işte velet şişede durduğu gibi…

Yazmak

Çarşamba, 06 Ağustos 2008

Kendimi bildim bileli yazarım. Herşey üstüne ve hiçbirşey üzerine. Çoğu kişi bu konuda kötü olduğumu beceremediğimi söylesede yazmaya devam ederim. Çoğunlukla sıkıntı anında bulduğum bir paçavra parçasına yazdığım bu herşey ve hiçbirşey, yazdıkdan bir süre sonra sürekli giydiğim kotun ceplerinden birinde kaybolur. Ta ki pantolan yıkanana kadar. O zamanda yazdığımın ne olduğunu hatırlayamadan pamuk haline gelmiş beyaz maddeye bakarım. Ne zaman yazıldığını ve içeriğinin ne olduğunu merak ederim.

Bir kağıda birşey yazdığım her seferde “Tamam” derim. ” Bundan sonra yazılarımı dosyalayacağım” ama genede elimde ki kağıt çamaşır makinesini boylamaktan kurtulamaz. Şöyle bir düşününce bu huyum liseye başladığımda ortaya çıktı. Ama o dönemde kimsenin yazdıklarımı görmesini istemiyordum. Ders ile ilgili birşey yazıyormuş gibi görünüp yazılarımı yazardım. Hiç kimsede merak etmezdi bu çocuk ne yazıyor her ders. Şimdi ise pek umursamıyorum kim okumuş, kim beğenmiş, kim nefret etmiş, kim küfretmiş, kim alay etmiş. Ben yazıyorum çünkü yazmayı seviyorum. Kendi dünyamı oluşturduğum o buruşuk beyaz düzlemde kendimi her kaybedişimde bir kez daha anlıyorum. Beni ben yapan şeyin sözcüklerim ve kalemim olduğunu…

Aşk-ı Bade

Perşembe, 31 Temmuz 2008

Belleğinde silinmiş hatıraları yaşıyorum,sen bilmezsin.
Bir aşkın ardından kalan kırıntıları veriyorum içimdeki güvercinlere.Hepsinin adını umut koydum.

Umut güvercinlerini salıyorum gökyüzüne.Kimisi uçmak istemezken,kimisi de bana inat yanına havalanıyorlar.Hepsini sana göndericem yakında.Öncesinde sensizliği ezberletiyorum onlara.

Artık sabahları da erken uyanmıyorum.Sanırım yok oluyorum yavaş yavaş.Kimsenin farkında değilim.İçtiğim aynı sigara aynı tadı vermiyor sende sonra.Daha da acı geliyor.Ve aynı şehir.Anlamı yok oluyor.Sen yoksan hiçbir şeyin tadı olmuyor.Ne film izlemenin ne de yemek hazırlamanın.
(more…)

Lirik Söylenceler / Güllerin Söylemi

Salı, 29 Temmuz 2008

Tuti şöyle dedi : Rüzigar …evine git…
ayaza har düş’ünce diril/iştedir yokluk.
alaz yüklü kervanlar ulaşır mı yurduna

ey bad-ı saba
…dök suskunu bu garip meskenete
hükümsüz bıraktığın o efsun
……………kadar aziz/an …

(more…)

39 sorgu. 3.602 Saniyede Olustu.
Film izle,Online izle,Online Film izle,Online Sinema,Turkce Filmler,Yabanci Film izle,Aksiyon Film,Macera FIlm,Animasyon Film,Duygusal Film izle, Online sinema izle, Full film izle,film izle,Vizyon Filmleri izle , Full izle,Turkce film izle,tam ekran film izle,sinesalon,izle,film,full,korku filmi izle, film Izle Dizi Izle Online Film Izle Indirmeden Film Izle Vizyon Filmler Direk Izle Netten Film Izle Canli Sinema Muzik Dinle Bedava Film Izle Film Indir Sinema Seyret Dizi Izle Tum Filmler Turk Filmi Izle Canli Film Izle Yabanci Filmler Turkce Filmler Filmizlesene Filim Izle Aninda Film Izle