Kızıl Acılar
Hiç düşündün mü yar? Bir yürek, bunca acıyı nasıl emzirir?
Bir gün olsun gelip, göğsünü soğuk duvarlara dayadın mı?
Tonlarca enkazın altından çıkarıldığında su yerine ‘yar’ dedin mi hiç?
Tozlu siluetler doğurup, çocuğunun cenazesi dizlerinin dibine bırakılan bir anne gibi ağladın mı hiç?
Afedersin, unutmuşum… Ağlamayı bilmezdin sen…
Ya da, hislerini bir nilüferin yanaklarında yakan deniz anası gibi hiç ağl… unuttum yine yar, kusura bakma.
Öğrenirsin bir gün ‘ben’ olmayı. Ama o zaman da bende bir ’sen’ daha olmaz.
En iyi sen, bendeki gibiyken gel.
Bakarsın, kurusun diye güneşe serdiğin masallar, ak sakallı dedenin öldüğünü bilmeden bir ‘hiç’ olurlar.
Ellerini cebine sokarsın yalnızlığımda üşüyünce,
ama suyun üzerine çizdiğin gülen suratlar, susuk suratlar olur ben ‘her şeyin’ olunca.
Sen, ağlayıp kar tanesi gibi erirken, sen benim ‘hiçbir şeyim’ olursun.
Ve o kar tanelerinin, aslında kan haresi olduğunu anlarsın.
Saçlarını bir akrebin susuşuyla tararsın, giderken gölgene yasladığım aynanın en ölümcül sırlarında.
‘Uzun lafın kısası olmaz’ diyor bir şair, ama kısa lafların da uzun acısı oluyor yar!
‘Gitme’ gibi…’Gel’ gibi…’Yar’ gibi…’Ölmek’ gibi…
Bilesin, benim en uzun lafım sendin.
Gittin…
Saçların gibi uzun acılarım var şimdi,
Saçların gibi kızıl acılarım…







