Ekleyen : Barış Akbalı
Tarih : 5 Temmuz 2008
Kategoriler : Denemeler
Yorum Sayısı : 3
Yazıya, Yorum Yapabilirsiniz. yada Geri izleme yaparak sitenizde yayınlayabilirsiniz.

Bir yağmur damlası düştüğü zaman penceremize… Gidilesi uzaklar gözümüzün önündeyken, kırılan ışıkla beraber, daha da uzaklaşan bir kaç damla umut eskitiriz penceremizde… Her gün ekmekle beslediğim güvercinler için ekmekleri ıslatmama gerek kalmadı. Ben ekmekleri koydum, onlar ıslandılar. Lakin ne güvercinler geliyordu, ne de umutlar yitiyordu… Onca umudun arasına güvercinlerin gelme umudunu da ekledim, ve her damlada biraz daha eskittiğim, yittiğim bir hayata adadım… İnsanlar telaşla bir yerlere yetişmeye çalışırken sürekli bu kavurucu sıcaklıkta, pencerelerde keyiflenenleri de gördüm… Bir hayat telaşına düşmüş insanlar, ne yapacaklarını bilmeksizin sanki ve şuursuzca koşarlarken soruyorlar mıydı acaba kendinerine ; “Yağmurda koşan mı, yürüyen mi ıslanır?” diye. Ve her defasında “koşan” olmasına rağmen cevap, hep koşmayı mı seçiyorlardı? Hem zaten her ıslaklığın sonunda bir kuruma yaşanmayacak mıydı? Bunca koşmaya, telaşa mehal var mıydı? Hayatı es geçmek daha kolaylarına gelmişti sanırım… Hayat damla damla pencerelerimize, paltolarımıza, şemsiyelerimize, yüzümüze akarken, biz yine kaçmayı tercih ediyorduk. Her damla gökyüzünden bir mavilik taşımak isterken, biz çamur kahveliğinde yaşıyorduk. Yüzümüz sürekli yerde olduğu için, yağmurdan çok çamuru görüyor, ve böylece işte, aşktan çok kıskançlığı, sevgiden ziyade nispeti, kucaklaşmaktan çok itişmeyi, acıdan ziyade acıtmayı seçmiyor muyduk? Bir yağmur, bütün hayatı penceremde eskitirken, umutlarım damla damla çamurlaşırken, ben sırıl sıklam ağlamışken, ve işte birşeyler tersine gitmişken, içimde tek kuru yer “sen”, tek eskimeyen yer “sen”, tek berrak yer “sen” kalıyorsun…

Damla damla ve yağmura nispet ağladığım bir yaz gecesi, tükenmeyecek olan sadece sensin…

Bir şeyler bunca çağlarken içimde, ve gözümde uzaklıklar uzarken, sen damladığın gözlerim, sen çağlayan yüreğim,  sen işte temiz bir yerlerde saklanmış bir çocukken, ben şemsiye açmaya kıyamadığım bir sen büyüttüm içimde. Çamur olmuyacak bunun sonu ve her yağmur yaşamayı bilene yağar unutma… Bilirim elbet yağmur sonrası çamurdur arta kalan, aşk sonrası acı… Ama bir yağmuru göze alamayan, bir aşkı da göze alamaz… Düşmeyi göze alamadan salıncağa kimse binemez. Toprak kokusu aranılan betonarmeler arasında, bir damla toprak bulamadığımız bir kentleşmenin ortasında, umudumuzu eskittiğimiz bir pencereden sızmayan kokular niyetine, ben odama sinen kokunu içime çektim dolu dolu… Hasretlik sadece toprak kokusuna değildi işte, bazen birisi geliyor, kokusunu unutuyor ve gidiyordu… Ne yağmur yağmasına gerek vardı, ne de fırtınalara… Sadece koklamasını bilmek gerekiyordu. Umutlar pencerede eskirken, içinde bir umutla bir dolu nefes çekebilmeyi yaşamaktan saymak gerekirdi…

Şimdi işte penceremi açıyorum…

Daha ellerimde ellerinin tazeliği ve sıcaklığını hissederken, yağmur olup yağıyor bir aşk üzerime…

Dışarı çıkıp yürüyesim, koşasım geliyor ama, ben sorunun cevabını öğrendim. Yağmurda koşan da, yürüyende ıslanmıyordu… Yağmurda sadece duran ıslanıyordu. Gözlerini uzaklara dikip ve hala hayata nispet bir umutla bakabilmeyi beceren, her ne olursa olsun bir betonarmelikte toprak kokusu duyabilen, yüzündeki ıslaklığın yağmurdan mı yoksa gözyaşlarından mı olduğunu anlamayan, yani işte biraz sen, biraz ben ıslanıyorduk sadece…

Bir gökyüzü ellerimin arasına damlarken, ben içime yeni çektiğim bir ciğer dolusu seni salıyorum havaya… Yağmur çiseliyor yüzlerimize ve sıcak…

Senin yüzünde o çocuksu taraf, ve tatlı yanaklarından kayarken yaşlar, ben gözlerimi alamadığım bir yağmur duruluğuna, bir mercan koyuluğuna, gözlerine dalıyorum…

Dudağımın kenarına senden bir tebessümü asıp, kokunu ciğerlerime dolduruyorum. Şimdi sen varsın her yerde işte. Damlalar seni söylüyor, gökyüzü sana gürlüyor, şimşekler sana çakıyor, fırtınalar sana kopuyor…

Radyoda bir adam “
Saniyeler dakikalarla yapar alışverişi
Saatler seni alır benden korkarım olamaz gelişi
Hasret gözümün ışıklarını söndüren alçak misafir
Afitap sönük bir mum ayrılık hain bir zehir
Melek yanımda yüzünü saklar felek yüzüme kaş çatar
Bir tek bu hüznü sen boğarsın ipek tenin derime batsın
Rüzgar saçını süpürse mest olur bakışlarım
Adınla uyanır kulaklarım, yüzünle açar göz kapaklarım
En güzel şiirlerimle kaleme adını sayıklatırım
Odamın hayaletisin sessizligine aşığım

” diyor,

Ben seni söylüyorum…

Umutlarım her geçen gün yaşlanıyor,

Ama işte her daim,

Bir çocuk beslemek lazım ya,

İçimde damla damla, bir aşk yaşanıyor…

Barış Akbalı

* Yeni Sesli Dinleyin